“Ben aldırmazdım,” dedim. Kelimeler aceleyle yuvarlanmıştı ağzımdan.
“Neye dönüşürsen dönüş umurumda olmazdı. Benim için fark etmezdi. Bir arada oluruz.”
Akhilleus alçak sesle, “Biliyorum,” dedi ama bana bakmıyordu.
Biliyordu ama bu onun için yeterli değildi. Kederim o kadar büyüktü ki derimi yırtıp dışarı çıkacakmış gibi oluyordu. Akhilleus öldüğünde güzel, hızlı ve parlak olan her şey de onunla birlikte gömülecekti. Ağzımı açtım ama iş işten geçmişti artık.
“Gideceğim,” dedi. “Troya’ya gideceğim.”
Aşağılanmayı, Akhilleus’un sözlerinde saklanmış bir akrebin iğnesini çıkarmasını beklemekten vazgeçtim. Akhilleus gerçekten kastettiği şeyleri söylüyor, karşısındaki öyle yapmazsa da şaşırıyordu. Bazıları bunu budalalıkla karıştırabilir. Oysa her zaman yürekten gelen şeyleri söylemek de bir tür deha değil midir?