Okurken sürekli gülümsediğimi fark ettim. İlk bakışta kedilerle ilgili keyifli bir kitap gibi görünse de aslında çok daha fazlası. Kediler üzerinden kayıplarımızı, kırılganlıklarımızı, hastalıklarla ve hayatın kontrol edemediğimiz taraflarıyla nasıl baş etmeye çalıştığımızı anlatıyor.
En sevdiğim yanı ise iyileşmeyi karmaşık reçetelere bağlamaması oldu. Bazen bir kedinin yanınıza gelip sessizce kıvrılması, mırıldanması ya da sadece sizinle aynı odada bulunması bile insanın içindeki gürültüyü azaltabiliyor. Kitap bunun hem bilimsel açıklamalarını veriyor hem de gerçek yaşam hikâyeleriyle hissettiriyor.
Kediler bize öğüt vermez, sorunlarımızı çözmez, bizi değiştirmeye çalışmaz. Sadece var olurlar. Ama bazen insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey de budur: Yargılanmadan yanında duran bir canlı.
Okurken kendi kedili anılarımı, sakinleştiğim zamanları düşündüm. Kedilerin uyuyarak, oyun oynayarak, güneşin altında keyifle uzanarak aslında yaşamayı ne kadar iyi bildiklerini fark ettim. Bize de unutmaya başladığımız o basit şeyleri hatırlatıyorlar: anda kalmayı, dinlenmeyi ve nefes almayı.
Hem bilimsel bilgiler hem de sıcacık hikâyeler içeren, kedileri sevenlerin ayrı bir keyifle okuyacağı, sevmeyenlerin bile kedilere farklı gözle bakmasını sağlayabilecek çok tatlı bir kitaptı. Benim için okuması huzur veren, sayfaları arasında mırıldayan bir kitap oldu.
Bazı kitaplar bilgi verir, bazı kitaplar düşündürür, bazı kitaplar ise insanın uzun süredir sorgulamadan kabul ettiği gerçeklikleri sessizce yerinden oynatır. Erich Fromm’un Sevme Sanatı kitabı tam olarak bu üçüncü kategoriye ait bir eser.
İlk bakışta sevgi üzerine yazılmış bir kitap gibi görünse de Fromm, daha ilk sayfalardan itibaren okuru alışılmış düşünme biçiminden uzaklaştırır. Çünkü kitabın merkezinde romantik ilişkilerden çok daha büyük bir soru vardır: İnsan gerçekten sevmeyi biliyor mu?
Modern dünyada sevgi çoğu zaman başımıza gelen bir duygu gibi düşünülür. Aşık olmak, doğru kişiyi bulmak, ilişki kurmak, duygusal yakınlık hissetmek… Çoğu insan sevgiyi bu deneyimlerin toplamı olarak görür. Fromm ise tam burada radikal bir itiraz geliştirir. Ona göre insanların temel problemi sevmek değil, sevmenin öğrenilmesi gereken bir sanat olduğunu fark etmemeleridir.
Kitabın en güçlü taraflarından biri sevgiyi pasif bir duygu olmaktan çıkarıp aktif bir beceri olarak ele almasıdır. Fromm, tıpkı bir sanatçının yıllarca çalışarak ustalaşması gibi sevginin de disiplin, emek, sabır ve farkındalık gerektirdiğini savunur. Sevgi, kendiliğinden gerçekleşen romantik bir olay değil; insanın geliştirmesi gereken bir kapasitedir.
Kitapta dikkat çeken önemli ayrımlardan biri, insanların çoğu zaman sevmeyi değil sevilmeyi önemsemesidir. İnsanlar “Nasıl severim?” sorusundan çok “Nasıl sevilecek biri olurum?” sorusuna yatırım yapmaktadır. Fiziksel görünüm, statü, başarı, toplumsal kabul ya da çekicilik gibi unsurlar, sevginin kendisinin önüne geçmektedir. Fromm burada modern insanın ilişkiler kurarken dahi bir tür görünmez pazarda hareket ettiğini öne sürer.
Kitabın belki de en derin bölümü, insanın varoluşsal yalnızlığı üzerine yaptığı analizdir. Fromm’a göre insan kendisinin
Sevme SanatıErich Fromm · Say Yayınları · 20207,8bin okunma
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Okuduğum en iyi kitap budur. Zannediyorum her zaman da bu olacaktır. Daha iyisi olarak belki sadece Spinoza'nın Ethica'sı gösterilebilir ama sanırım hem edebi, hem felsefi, hem de şiirsel olarak en iyi yazılmış kitaptır.
Böyle Söyledi ZerdüştFriedrich Nietzsche · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202447,6bin okunma
Kıskançlığın en iyi anlatıldığı kitap budur. O yatağın altında iki adamın çırpınışları okumak çok garip bir histi. Hele o köpek mevzuu çok başka hikaye...
Başkasının KarısıFyodor Dostoyevski · Oda Yayınları · 20175,5bin okunma
!Spoiler içerir!
Martin Eden ismi, günlük hayatımda da sık sık kullandığım ifadelerden biri hâline geldi. Okuduğum kitaplar arasında bana en çok şey katan eserlerden biri kesinlikle buydu.
Toplumun alt sınıfında yaşayan, ağır işlerde çalışan Martin, yardım ettiği bir genç sayesinde üst sınıfın dünyasıyla tanışır. Âşık olduğu kadına layık olabilmek için kendini geliştirmeye, durmadan okumaya ve yazmaya başlar. Fakat zamanla, o çok özendiği üst sınıfın dışarıdan göründüğü kadar kusursuz olmadığını fark eder.
Sevdiği kadınla yolları ayrıldığında ise yıllarca uğruna mücadele ettiği her şeye ulaşmıştır. Artık tanınan, zengin ve üst sınıf tarafından kabul gören bir yazardır. Ancak bütün bu başarının ardından onu ayakta tutan amacı da ortadan kaybolmuştur. Hedefine ulaştığında, aslında yolculuğunun sona erdiğini fark eder ve kitabın sonunda yer verilen şu şiirin ardından yüzme bilmesine rağmen denize atlayarak hayatına son verir.
Şiirimiz İngiliz şair Algernon Charles Swinburne‘un The Garden of Proserpine (Proserpina’nın Bahçesi) adlı eserine aittir.
“Bunca şevkle tutunmaktan hayata,
Serbest kalmış korkudan, ümitten,
Kaçar ve şükrederiz tanrılara;
Bu lütuf geldiyse hangisinden.
Bir canlı sonsuza dek ömür sürmez,
Ölü adam hiçbir zaman dirilmez.
En yorulmuş nehir bile dinlenmez,
Denize ulaşmadan salimen.”
Şiirin temel düşüncesi, “hiçbir yaşamın sonsuza kadar sürmeyeceği ve ölümün, korku ile umudun sona erdiği bir dinleniş olduğudur.” Bu nedenle Martin Eden yalnızca bir aşk romanı değil; aynı zamanda insanın kendini gerçekleştirme çabasını, sınıf ayrımını, toplumun ikiyüzlülüğünü ve başarının her zaman mutluluk getirmediğini sorgulayan, bilgi ve düşünce bakımından oldukça doyurucu bir eserdir.
Bana göre Martin Eden, yalnızca aşk uğruna kendini değiştiren bir adamın
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025135,2bin okunma
Kitabı henüz bitirmenin verdiği bir duygu karışıklığı ile yazıyorum.
Bir Cumhuriyet dönemi eseri. Dili sade ve olay örgüsü geniş. Çarpık ilişkiler, gevşek aile yapısı, gelenek ve görenek çürümesi ve dönemin toplumunda kadının yeri anlatılıyor. Esendal o dönemi muhakkak büyük bir gerçeklikle yansıtmış.
Fakat aklıma yatmayan şeyler var. Kitabın içinde gerçekleşen olaylar, karakterler o kadar hissettiremiyor ki sinirleniyorum. Yani karakterler hayatı yüzeysel yaşıyor ve evet; annelik, inanç, aile ve bunlar gibi değerleri anlamsız buluyor.
Ama beni kızdıran şey, bu küçük insanların sıradan ve yüzeysel anlatılması değil. Hayatın gerçekten derin olan bir kısmını aktaramaması; duygunun okuyucuya geçmemesi. Romanın duygusal anlamda okuru etkileyememesi.
Belki amaç budur ve belki yazar karşımda olsa, "Davranış üzerinden aktarım yapıyorum." diyecektir. Ama davranış duyguyla ortaya çıkar. Bağımsız değildir bence.
Mesela kitabın içindeki hizmetçi bir kadına babacan bir tavırla yaklaşımı anlatılıyor; fakat o kadar hissettiremiyor ki anlamsız bir hikâye serpiştirilmiş gibi havada kalıyor cümleler.
Aklıma Camus'nün Yabancı'sı geliyor.Biraz Batı etkisi ile yazılmış diyorum.
Oblomov'u hatırlıyorum. O da çoğu şeyi anlamsız buluyordu; yaşadığı dönemin, kültürün köksüzlüğü içindeydi. Ama hissettiriyordu. Belki bu yüzden daha gerçek geliyordu.