Safran, Serotonin ve Takviye Pazarı
Safranın bazı psikiyatrik belirtiler üzerinde etkili olabileceğini düşündüren çalışmalar bulunmaktadır. Ancak mevcut veriler, sosyal medyada ve takviye pazarında oluşan heyecanı bütünüyle destekleyecek kadar güçlü görünmemektedir. Üstelik safran zaman zaman bilimsel verilerin ötesine taşınarak neredeyse mucizevi bir ürün gibi sunulabilmektedir. Buradaki sorun yalnızca pazarlama değildir. Depresyon da çoğu zaman aşırı basitleştirilmiş bir şekilde anlatılmaktadır. Sosyal medyada sıkça şu mantıkla karşılaşabiliyoruz: “Safran serotonini artırıyor.” “Depresyonda serotonin azalıyor.” “O hâlde safran depresyona iyi geliyor.” Oysa depresyon yalnızca serotonin eksikliğinden ibaret değildir. Bugün birçok araştırmacı depresyonun; biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin iç içe geçtiği oldukça heterojen bir tablo olduğunu vurgulamaktadır. Üstelik mevcut çalışmaların önemli bir kısmı hafif ve orta şiddette belirtileri olan gruplarda yürütülmüştür. Bu nedenle sonuçları tüm depresyon tablolarına genellemek doğru olmayabilir. Bu nedenle herhangi bir maddeyi yalnızca tek bir nörotransmitter üzerinden değerlendirip geniş sonuçlara ulaşmak yanıltıcı olabilir. Ayrıca safran bir ilaç değil, bir takviye ürünüdür. Takviyeler ve ilaçlar aynı düzenleyici süreçlerden geçmez. Bir ürünün raflarda bulunması ya da yaygın biçimde satılması, etkinliğinin ve güvenliliğinin ilaçlar düzeyinde kanıtlandığı anlamına gelmez. Bu durum safranın etkisiz olduğu anlamına gelmez. Ancak mevcut kanıtların sınırlarını bilmek ve pazarlama diliyle bilimsel dili birbirine karıştırmamak gerekir.
Bibliyosmia
Maria Mendeleeva ve Umut Yolculuğu: Bir anne ve Oğlunun Hikayesi, Dmitri Mendeleev.. Tobolsk, Sibirya, 1849. Maria Mendeleeva, 15 yaşındaki en küçük Oğlu Dmitri' yi izliyordu, parlayan ama bu izole yerde kayboldu. Bir karar verdi zorluklar ne olursa olsun gerçek bir eğitim alabilmesi için onu Moskova' ya götürecekti. Kocası vefat etmişti, Ekonomik olarak zordaydı yine de en değerli bir şeye sahipti. Oğlunun olağanüstü ruhuna olan Sarsılmaz bir inanç. Maria Oğlu Dmitri ile Moskova' ya ulaşmak için, Sibirya' dan 1300 kilometre yolculuğa çıktılar. Yolculuk birkaç ay sürdü. Maria oğluyla bu yolculuğa çıktığında 50 yaşın üstündeydi. Moskova' ya ulaşan ana, oğul baş vurdukları Moskova Üniversitesi tarafından reddilir. Çoğu anne vaz geçerdi ama Maria değil. Dmitri için bir şans bulmak umuduyla 400 kolometre kuzeydeki St. Petersburg' a gitmeye karar verdi. Ve işe yardı. 1850 yılında Dmitri buradaki Pedegojik Enstitütütüsune kabul edildi. Maria doğru olanı yapmış, imkansızı başarmıştı. Dmitri Mendeleeva, 1869 yılında Kimya Elementleri üzerinde çalıştıktan sonra, Kimyada Devrim yaratacak, Periyodik bir model keşfetti. Bugün dünyanın kullandığı, Elementlerin Periyodik Tablosu.. Mendeleeva'in Periyodik Tablosu 19. Yüzyılın en büyük bilimsel başarılarından biridir. Bilim insanlarının maddeyi anlama şeklini sonsuza dek değiştirdi. Bu onur Mendeleeva aittir.. Ama her şeyi mümkün kılan annesi Maria Mendeleeva' yı unutmadı. Kendisini ortaya çıkaran annesi oğlunun Periyodik Tablosu' nu göremedi. Maria Mendeleeva, 1850 yılında Oğlunun geleceğini güvence altına aldıktan birkaç hafta sonra öldü. Periyodik Tabloyu hiç görmedi, ama O olmasaydı, O olamazdı. Bir Kimya Çalışanı, bir Kimya Öğrencisi, Periyodik Tabloya her baktığında Maria Mendeleeva ' nın
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
HerHafta(?)BirTürkBilimKadını-Hafta2 Engin Arık
Selamlarrrr Kendi kendime aldığım o kararla başlattığım "Her Hafta Bir Türk Bilim Kadını" konseptimizin ikinci durağındayız. Bir takım sebeplerden ötürü kısa (4 ay) ara vermek zorunda kaldım :) Ve bu haftaki durağımız adı her geçtiğinde göğsümü gururla kabartan ama aynı zamanda içimi buruk bir sızıyla dolduran bir isim. Serimizin bu bölümünde tabiri caizse "Türkiye'nin Marie Curie’si" ile baş başayız: Prof. Dr. Engin Arık! Ya size bir şey söyleyeyim mi? Biz bu toprakların altında ne büyük zenginliklerin ne devasa rüyaların yattığını ve bu rüyalar için ömrünü feda eden ne inatçı ruhlara sahip olduğumuzu bazen gerçekten unutuyoruz. Engin Hanım'ı araştırırken onun o vatanperver duruşu, bilime olan sarsılmaz inancı karşısında hem gözlerim doldu hem de "İyi ki bu topraklardan geçmişsin" dedim. ~ Kimdir Bu Müthiş Kadın? 14 Ekim 1948’de İstanbul’da, göçmen kökenli ve pırıl pırıl bir ailede dünyaya gözlerini açıyor Engin Hanım. Öyle parlak bir zeka ki ortaöğrenimini Atatürk Kız Lisesi’nde BİRİNCİLİKLE tamamlıyor. Sonrasında İstanbul Üniversitesi Fizik-Matematik Bölümü'nden mezun olup gözünü çok daha yükseklere dikerek Amerika’nın yolunu tutuyor. Pittsburgh Üniversitesi’nde master ve doktorasını tamamlayarak deneysel yüksek enerji fiziği alanında adını dünyaya duyurmaya başlıyor. Kendisi gibi fizikçi olan eşi Prof. Dr. Metin Arık ile kurduğu mutlu yuvada iki çocuk annesi hatta ilerleyen yıllarda dünya tatlısı iki torun sahibi de oluyor. Viyana’da, Birleşmiş Milletler bünyesinde nükleer denetimler yapan kritik bir kuruluşta (CTBTO) radyonüklid uzmanı olarak görev alacak kadar da küresel bir otorite! Ama o, tüm bu parlak yurt dışı imkanlarına rağmen "Ülkem için ne yapabilirim?" diyerek hep Türkiye'ye dönmenin yollarını arıyor ve Boğaziçi Üniversitesi'nde dersler verip geleceğin
1000Kitap
Çizgi romanlar da açıklama ister, önsöz ister, inceleme ister
Martin Mystere - Sayı 217 - Dört Boyutlu Fidye "Fantazmagori" (Mystère'in Gizemleri) köşesi, serinin yaratıcısı Alfredo Castelli tarafından her sayının arkasına eklenen özel bir entelektüel/kültürel genel kültür bölümüdür. Bu bölümün hazırlanmasındaki temel amaçlar şunlardır: 1. Maceralardaki Gerçek ve Kurgu Sınırını Netleştirmek: Martin Mystère maceraları doğası gereği mitoloji, dinler tarihi, arkeoloji, gizemli bilimler, komplo teorileri ve ezoterizmle iç içedir. Okuyucunun kafasında *"Hikayede anlatılan bu efsane, tarihsel kişilik ya da bilimsel veri gerçek mi, yoksa tamamen kurgu mu?"* sorusu uyanır. Fantazmagori köşesi, macerada adı geçen konuların ve kavramların tarihsel dokümantasyonunu, kaynaklarını ve bilimsel gerçekliğini okuyucuya sunar. 2. Kültürel ve Felsefi Derinlik Kazandırmak: Görsellerdeki örnekte de görüldüğü üzere (yaşlılık kavramının etimolojisi, kutsal kitaplardaki kronolojiler, asırlık insanların tarihsel kayıtları, Faust efsanesinin gerçek kökeni vb.), sadece basit bir çizgi roman okuma deneyiminin ötesine geçerek okuyucuya felsefi, sosyolojik ve antropolojik bir bakış açısı kazandırmayı hedefler. 3. Okuyucuyla Entelektüel Bir Bağ Kurmak: Alfredo Castelli, bu köşeyi adeta okuyucuyla sohbet ettiği kişisel bir kürsü olarak kullanır. Kendi düştüğü kavramsal yanılgıları (örneğin "yaşlı" yerine "yaşça büyük" kelimesini kullanarak siyasi doğruculuk tuzağına düşmesi gibi) samimi bir dille paylaşır. Bu durum, Martin Mystère'i sadece bir macera çizgi romanı olmaktan çıkarıp "akıllıca kurgulanmış bir kültür dergisi" formuna ulaştırır. Bir önceki sayı olan Martin Mystere - Sayı 216 - Slumberland'a Dönüş devamı olan bu sayının okunurluguna bir katkı sunması açısından bu bölümü burada paylaşmayı uygun gördüm. # YAŞLILARA YOL AÇIN: ZAMANIN,
Hayata Dair
Kleopatra
bugün buraya kalbimi bıraktığım, araştırırken "yuh bu kadar da olur mu" deyip hayran kaldığım o kraliçeyi ve onun gizemli ülkesini anlatmaya geldim: Kleopatra ve Mısır piramitleri popüler kültür bize Kleopatra'yı hep filmlerde falan sadece güzelliğiyle erkekleri parmağında oynatan biri gibi gösteriyor ... hepsi yalan! bu kadın aslında tam bir dahi, inanılmaz bir vizyoner ve tam bir İKOONN. üstelik içinde yaşadığı o gizemli Mısır dünyası ve piramitlerle ilgili öyle tatlı detaylar var kii öncelikle en büyük şoktan başlıyorum: bu kızımız aslında Mısırlı bile değil ? soyu Makedon Yunanistanı'na, yani Büyük İskender'in generali Ptolemaios'a dayanıyor. ama işin en saygı duyulası kısmı ailesindeki herkes Mısır halkını küçümseyip sadece Yunanca konuşurken, Kleopatra oturup sıfırdan Mısırca öğreniyor! sırf halkıyla gerçekten bağ kurabilmek, onların dilinden konuşabilmek için. bu bile onun ne kadar samimi ve halkına değer veren bir lider olduğunu gösteriyor hazır Mısır demişken piramitlere geçmezsek olmaz şimdi zaman algınızı tamamen altüst edecek o meşhur bilgiyi veriyorum: Kleopatra, kronolojik olarak Gize Piramitleri'nin (yani o bildiğimiz kocaman Keops Piramidi'nin) yapılışından ziyade, aya ilk insanın ayak basışına yani 1969 yılına çok daha yakın yaşadı! evet, . piramitler o kadar eski ki, Kleopatra bile bizim şu an piramitlere baktığımız gibi uzaktan hayranlıkla bakıyor, onların gizemini çözmeye çalışıyordu. yani piramitler onun için bile çoktan "antik tarih" olmuştu, inanılmaz bir detay ✨ peki bu piramitler nasıl yapıldı dersek: hani filmlerde hep köleleri kırbaçlayarak zorla çalıştırıyorlar ya, o da yanlış! piramitleri inşa edenler aslında ülkenin dört bir yanından gelen, maaşları ödenen, hatta öldüklerinde piramitlerin yakınına gömülme şerefine erişen saygın
Şükür Defteri Oluşturmaya Ne Dersiniz?
​Geçenlerde harika bir bilimsel çalışmaya denk geldim: Yirmi insanı 21 günlük bir kampa alıyorlar ve her gün şükran duydukları 5 şeyi defterlerine yazmalarını istiyorlar. Süreç bittiğinde o insanların hayata çok daha olumlu baktıkları, hatta kan basınçlarının ve kalp ritimlerinin bile düzeldiği görülüyor. Bilim bize açıkça söylüyor: Şükretmek kalbe şifadır. ​Aslında bilimin bugün keşfettiği bu mucizeyi, bizler inancımızın ve hayatımızın merkezine taşıyabiliriz. Zaten Rabbimiz Sebe Suresi 13. ayette şöyle buyuruyor: “Ey Dâvûd ailesi! Şükür için çalışın. Kullarımdan hakkıyla şükredenler pek azdır.” ​Şükretmek sadece dilde kalan bir kelime değil; bir farkındalık, ruhun bir çabası. Biz de başucumuza küçük bir defter koysak ve her günün şifasını oraya not etsek ne güzel olurdu değil mi? Böylece hem Rabbimizin o "pek az olan" şükredici kullarından olabilmek için samimi bir adım atar hem de kendi ruhumuza ve bedenimize en güzel iyiliği yapmış oluruz. ​Çünkü kalpten taşan bir şükür, hem en güzel kulluk hem de insanın kendine verebileceği en zarif hediyedir.
1000Kitap