Sevgili Lilyum... Bugün son gecem. Yarın gidiyorum. Çocukluğumun geçtiği sokakları, yıllarımı bıraktığım kaldırımları, adımlarımın ezberlediği yolları, yüzümü gökyüzüne çevirip hayaller kurduğum köşeleri ardımda bırakarak gidiyorum. Belki bir şehirden ayrılmak bu kadar zor olmamalıydı ama insan bazen bir yerden değil, o yerde bıraktığı kendisinden ayrılıyor. Bu gece pencereden dışarı bakıyorum ve her şey bana yabancı gelmeye başlamış gibi. Oysa yıllardır buradaydım. Her sokağında bir anım, her köşesinde bir izim vardı. Şimdi ise sanki ben giderken şehir de sessizce benden uzaklaşıyor. İnsan büyüdüğünü böyle zamanlarda anlıyor galiba. Bir bavulun içine birkaç eşya sığdırabiliyorsun ama yıllarını koyacak yer bulamıyorsun. Çocukluğunu katlayıp bir köşeye yerleştiremiyorsun. Anılarını fermuarını çekip kapatamıyorsun. Çünkü bazı şeyler valizlere sığmıyor Lilyum... Bazı şeyler insanın içinde kalıyor. Ve galiba insan en çok giderken yalnızlığını fark ediyor. Derdini paylaşacak kimseyi bulamadığında anlıyorsun bu hayatta ne kadar yalnız olduğunu. Kalabalıkların arasında yıllarca yürüyebiliyorsun ama bir gün geliyor, omzuna başını koyabileceğin bir insan arıyorsun. İşte o zaman anlıyorsun; bazı eksikliklerin sesi yokmuş ama insanın içini en çok onlar acıtıyormuş. Ben bugün yapayalnız olduğumu anladım. Öyle büyük cümlelerle değil... Sessizce. Bir şey anlatmak isteyip de anlatamadığında... Telefon rehberinde onlarca isim olup hiçbirini arayamadığında... İçinde kopan fırtınayı kimsenin duymadığını fark ettiğinde... Sessizce anlıyorsun. Bazı geceler vardır, insanın konuşacak gücü kalmaz. İçinde biriken her şey boğazında düğümlenir. Cümle kurmaya bile mecali olmaz. İşte o zamanlarda insan, gözlerine bakıp "İyi değilsin" diyebilecek birini arıyor. Ne büyük ihtiyaçmış meğer
Şiir
"İNCİ" Evet, ben bu adamı seviyorum...
50. BÖLÜM DEVAMI... 'Gönder' tuşuna bastığımda parmak ucumdan tüm bedenime tazeleyici bir titreme yayıldı. Ruhumdan kopup onun kalbinin tam ortasına, ait olduğu tek yere konmuştu. Ve bende onun paylaşımını hikayemde heyecanla paylaştım. Ayakta öylece dururken, kapı zili çaldı. Kim olduğunu sormaya gerek bile duymadan, ruhum onun gelişini çoktan hissetmiş gibi koştum kapıya. Açtım. Karşımdaydı... Siyah pantolon, üzerine geçirdiği dümdüz beyaz gömlek... Yaka düğmesini serbest bırakmış, kollarını hafifçe yukarı katlamıştı. Ne bir abartı ne de bir gösteriş; sadece o ve nefes kesen sadeliği. Elinde kocaman çiçek buketleri ya da kocaman tüylü ayıcık yoktu. Sadece kendisiyle gelmişti; en büyük hediyem olduğunu biliyormuş gibi... Dudaklarının kenarına iliştirilmiş, içinde binlerce söz barındıran hafif, vaatkar tebessümle bana bakıyordu. “Hazır mısın?” diye sordu. “Nereye?” diyebildim, şaşkınlıkla. “Seni doğum gününe götürmeye geldim,” dedi. Gözleri, üzerimdeki elbiseyi, titreyen ellerimi ve yüzümün her bir yerini ağır ağır süzdü. Bakışının değdiği her nokta kor gibi yanmaya başladı. “Bakıyorum da hazırsın zaten. Ve... çok güzel olmuşsun.” "Teşekkür ederim," diyebildim, kalbimin gürültüsünü bastırmaya çalışarak. Vestiyerden çantamı kaptığım gibi, bana uzattığı eli sımsıkı tuttum. Tüm varlığımı, tüm umutlarımı onun avuçlarına bıraktım. Arabaya doğru yürürken fark ettim; o da en az benim kadar heyecanlıydı. Direksiyonu kavrayışındaki hafif gerginlik, bakışlarındaki tatlı telaş... Her haliyle "buradayım" diyordu. Evet... Ben bu adamı seviyordum. Beni fırtınaların ortasında bırakmayan, en ağır kahrımı sükûnetle omuzlayan, yaralarımı bakışlarıyla iyileştiren bu adamı, ruhumun her zerresiyle seviyordum. Yol boyunca sürekli. "Nereye gidiyoruz?" Diye sordum. Her defasında
1000Kitap
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
"İNCİ" Belki de bu kez kaçmamalısın
27. BÖLÜM 🌹 İnci 🌹 Funda hanımın yanında döktüğüm o ilk sahici gözyaşları, sanki ruhumdaki katılaşmış bir tabakayı eritmişti. İlk defa utanmadan ağlamanın, ilk defa kalbimin karanlık mahzenlerini birine açmış olmanın verdiği o garip, kırılgan güçle yeniden buradaydım. İçeride, şehrin boğucu sıcağına karışan uzak bir uğultu vardı. İnce bir aralık bırakılmış pencereden sızan rüzgâr, tül perdeyi belli belirsiz dalgalandırıyor; sanki oda da benimle birlikte nefes alıyordu. Funda Hanım bu kez beni kapıda karşılamamıştı. Masasının arkasında, siyah dolma kalemini beyaz kağıtların üzerinde sessizce gezdiriyordu. Başını kaldırdığında gözlerindeki dingin, yargısız gülümsemeyi gördüm. “Hoş geldin, İnci.” “Hoş buldum,” Oturdum. Bakışlarım istemsizce pencerenin ardındaki uçsuz bucaksız gökyüzüne kaydı. Funda Hanım, her zamanki gibi sessizliği böldü. Ben ise söyledikleri arasından, boğulmak üzere olan birinin bir dala tutunması gibi kendime bir anlam aramaya başladım. “Geçen hafta babanı konuşmuştuk, bugün biraz daha seni bugüne, hayatındaki insanlara getirmek istiyorum. Yakınlık kurmak senin için nasıl bir şey?” Bedenim irkildi. Bu sorunun geleceğini tahmin etmeliydim... Cevabım, zihnimin labirentlerinde hiç dolanmadan doğrudan Serkan’a çıktı. “Yakınlık…” dedim, dudaklarımda buruk, belki de biraz acı bir tebessümle. “Hem deli gibi istediğim hem de nefesimi kesecek kadar korktuğum bir şey. Birisi bana ilgi gösterdiğinde, bir anlığına o sıcaklığın içinde eriyorum. Ama hemen sonra bir alarm çalıyor içimde. Tetikte hissediyorum. Sanki o şefkatten değil de, bir uçurumun kenarından kaçmam gerekiyormuş gibi.” “Çünkü?” diye sordu, kalemini masaya bırakıp tüm varlığıyla bana doğru eğilerek. “Çünkü sevilmeye alışık değilim Funda Hanım. Birisi bana
1000Kitap
Bugün hayatından defoluyorum
Bu, sana yazdığım son yazı olmayabilir… ama ilk kez gerçekten bitirdiğim yazı olacak. Ben seni severken, içimde büyüyen şey sadece bir insan değildi. Bir ihtimaldi. Bir “belki”ydi. Seninle kurulabilecek bir dünyanın hayaliydi. Ve ben o hayali, gerçekmiş gibi yaşadım. Senin sustuğun yerlerde bile konuşan, görmediğin yerlerde bile seni gören bendim. Senin tarafında ise başka bir hikâye vardı, biliyorum. Belki kaçtın, belki erteledin, belki de gerçekten ne hissettiğini hiçbir zaman tam anlayamadın. Ben sana yaklaştıkça senin uzaklaşman, aslında bir eksiklikten değil, bir fazlalıktandı. Benim sevgim sana ağır geldi belki. Ya da sen, o sevgiyi taşıyacak yerde değildin. Ve bu bir suç değil. Ama şunu bilmeni isterim… Ben sana kızgın değilim artık. Kırgınlığım bile yoruldu. Çünkü insan birini gerçekten sevdiğinde, en sonunda onu olduğu haliyle kabul etmeyi öğreniyor. Senin beni seçmemiş olman, benim sevilmeye değmez olduğum anlamına gelmiyor. Sadece bizim zamanlarımız, kalplerimiz ve yollarımız aynı yerde kesişemedi. Ben sana çok şey anlatmak istedim, ama en çok şunu: "BEN BURADAYDIM" Tüm gerçekliğimle, tüm içtenliğimle, tüm yarım kalmışlıklarımla… Ben seni sevdim. Eksik, fazla, doğru, yanlış… ama sahici. Sen de kendi yolunda, kendi duvarlarını ördün. Belki korunmak için, belki kaçmak için… belki de hiç farkında olmadan. Ve ben o duvarları boyamaya çalıştım. Renk katmak istedim. Ama bazı duvarlar, ne kadar güzel boyansa da yıkılmadıkça bir anlam taşımıyor. Şimdi anlıyorum… Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bizi kendimize geri götürmek için giriyor. Sen bana bunu yaptın. Bana ne kadar derin hissedebildiğimi, ne kadar sabredebildiğimi ve en önemlisi… ne zaman bırakmam gerektiğini öğrettin. Belki bir gün, bir yerde, aynı gökyüzüne bakarız. Ama artık aynı
Sembollerin tahrifi
Semboller, insanlık sesli iletişime geçmeden önceden beri iletişimi sağlayan araçlardı. Bir mağara duvarına el şeklinin çizilmesi, o günün insanı için tatilde selfie çektirmek gibi bi’ şeydi belki de. “Ben buradaydım!” deme şekliydi. Veya yırtıcı bir hayvanın çizilmesi, etrafta o hayvanın dolaştığı ve dikkatli olunması gerektiği konusunda bir uyarıydı belki. Avcılık yapan bir insan figürü, avladığı kocaman bir balıkla fotoğrafını çeken modern insanda olduğu gibi bir başarmışlık hissi içeriyordu belki. Sonra aradan binyıllar geçti ve insanlık konuşarak iletişim kurmayı çözdü. Yine de bu, sembollerin hayatımızdan çıkmasına neden olmadı. Üstelik işlevleri bile değişmedi. O gün insanların hislerini anlatmak için kullanılan sembolizm, bugün de aynı amaçla kullanılıyor. Avustralya'nın Bondi Beach isimli plajında bir duvarda Nuray isimli birinin kendisini aramasını söyleyen birinin yazdığı bir duvar yazısı var mesela. Duvar yazısını yazan kişinin hem Bondi Beach'e gittiğini, hem de Nuray'dan telefon beklediğini, hatta yazı Nuray tarafından yazılmamış olsa bile Nuray’ın da orada olduğunu anlatan bir duvar yazısı. Bu yazı, bir kalp içinde Nuray ve Levent isimleri yazılı şekilde olsaydı da herkes, Nuray ve Levent'in birbirini -ya da en azından birinin diğerini- sevdiğini anlayabilirdi. Yıllar önce de Hira Mağarası'nda bir kayaya adını yazan bir Türk görmüştüm. -İşin dinî ve arkeolojik boyutu bir kenara,- o da bir "Buradaydım!" çabasıydı. Bu örnekler, sembollerin bireysel amaçlara hizmet ettiği örnekler. Ancak sembollerin tek kullanım alanı bu değil. Semboller, toplumsal olay, olgu ve hislere hizmet etmek için de kullanılıyor. Örneğin beş bin yıl öncesinden yirminci yüzyılın başlarına kadar Swastika çeşitli dinlerde iyilik, refah, barış sembolüydü. Allahuekber, modernite dinî
Duygu ve Düşünce
Bugün sosyal medya profillerinde annesiyle, babasıyla tek bir fotoğrafı bile olmayan milyonlarca insan var. Dışarıdan bakıldığında bu eksiklik, çoğu zaman “fakirlikten utanmak”, “statü farkı”, “eğitim seviyesinin düşüklüğü” gibi yüzeysel gerekçelerle açıklanır. Oysa bu görünmeyen boşluğun altında çok daha derin, çok daha sarsıcı bir gerçeklik yatar: Aidiyetin hiçbir zaman kurulmamış olması. Bir çocuk için fotoğraf, sadece bir anı değildir. “Ben buradaydım. Onunlaydım. Birlikteydik.” diyebilmenin kanıtıdır. Eğer bir çocuk, ebeveyniyle geçirdiği tek bir anı bile içtenlikle hatırlayamıyorsa ya da bu anılar ilgi, şefkat ve temas içermiyorsa o çocuğun aslında hiçbir fotoğrafı yoktur. Fiziksel olarak kadrajda yer alsa da duygusal olarak orada değildir. Çünkü o evde kamera yoktu, ilgiyi fark edecek bir göz yoktu, sevgiyi yüreklikle gösterebilmeyi isteyecek bir kalp yoktu…
Duygu ve Düşünce