Arka bahçesindeki bir cennet elması ağacının altında, üzeri kar manzaralı porselen fincanda orta şekerli bir Türk kahvesi içtiğim günden beri, ben Ayasofyalı, Ayasofya benli. Habbeyi kubbe eden kalbim, suyun kıyısına kurulmuş çileli kentimin kalabalığından uzakta, bu saklı bahçeye ilk kez sığındığında elimde bir Dostoyevski romanı, arasında bir filbahri dalı, demek mevsimlerden ilkyazdı. Bugünse eylül ayazı.
O gün bugün, Karadeniz'in üzerinden çemberler çizerek Batum'a doğru ilerleyen yunus sürülerini, yoluma tüylerini bırakan mavi kuşları, yerle göğü birbirine yaklaştıran yağmur fırtınalarını hep bu bahçeden seyrettim. El değmemiş ağustos sabahlarında kırmızı sardunyanın su değdiğinde kokusunu nasıl saldığına baktım hayretle. Çok cümle eskittim. İçimi burada döktüm kelimelere, kimi başardım kimi yarı yollarda kaldım. Ama sevinçli bir mesnevîye başlarken de, yangınlı bir eski zaman hikâyesini tamamlarken de hep buradaydım.
"O zaman neden beni çoktan bırakmışsın gibi hissediyorum?"
Ben buradaydım, bütün ağırlığımla bacaklarımın üzerinde duruyordum ama bu gitmediğim anlamına gelmiyordu. Yasımı acı tortusu Baran'ın ruhunun dibine çökmüş, onu zehirlemiş, ama benim aksime öldürmemişti.
On yedi yaşındaydım, ölmüştüm. On yedi yaşında bir çocuğun omuzlarına yüklemiştim sahipsiz cinayetimi.
Baran, dedim. Sesim dudaklarıma ulaşmadı.
Yere yığılmış cesedimin etrafını tebeşirle çizdiğimi, kaldırım taşından akan yağmurun çizgileri sildiğini gördüm. Gözlerine baktım, orada öldüğümü gördüm.
Kaldı ki madem şu an buradaydım, öyleyse bundan zevk almayı deneyebilirdim.
"Ben zor işlerin kadınıyımdır!"
"O hâlde bir hayli eğleneceksin."
"Bunun için ne yapmam gerekiyor?"
"Doğru bildiklerini unutup her şeyi, tıpkı yeni doğmuş ve etrafındaki her şeye hayranlıkla bakan bir bebek gibi keşfetmen gerekiyor."
“İnsan en nihayetinde bir ada değil midir? Bir ada kadar tek başına, bir ada kadar kimsesiz. Öte yandan tek başına ve kimsesiz olmanın aslında tamamıyla kötü olmadığı fikri kuşatıyor beni. Zira tek başına olmak beraberinde özgürlüğü getirdiği gibi, kimsesiz olmak derinlere inmemize olanak sağlar. Karakterlerin bir ada gibi işlendiği ve bir ada misali yaşamış farklı bireylerin birbirini bulduğu romanlardan keyif alıyorum. 'A, sen burada mıydın?', 'Evet, ben hep buradaydım' diyen romanlardan bahsediyorum. 'Doğrusu bunca zaman tek başımaydım ama artık o kadar ıssız kalmama gerek kalmadı, senin sayende' diyebilmek kalbimizde bir umudun doğmasını mümkün kılar. Bu kitap bana tam da bu umudu tattırdı."