Amin Maalouf'un 1988'de yazdığı bu kitap, benim için yazarın en popüler ama aynı zamanda en tartışmalı eserlerinden biri. Ömer Hayyam'ın Rubaiyat'ı etrafında dönen iki iç içe hikâye: Birincisi 11. yüzyıl Semerkant'ında, Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizamülmülk'ün dostluk-çatışma üçgeni; ikincisi 20. yüzyıl başlarında, Amerikalı Benjamin Lesage'ın el yazmasını bulma macerası, İran'ın modernleşme çabaları ve Titanic'le biten trajedi. Kulağa çok iddialı geliyor.. Tarih, şiir, felsefe, aşk, siyaset... Hepsi bir arada.
Ama açık konuşayım, Semerkant beni tam anlamıyla tatmin etmedi. İlk yarısı özellikle Ömer Hayyam'ın bölümü gerçekten akıcı, masalsı bir hava var; Rubaiyat'ın yazılma süreci, dönemin entrikaları, şarap, aşk, özgür düşünce... Okurken keyif alıyorsun, sayfalar su gibi akıyor. Maalouf'un kalemi akıcı, betimlemeleri güzel; Semerkant'ın sokaklarını, bahçelerini, o dönemin ihtişamını hissettiriyor.
Ama ikinci yarıya geçince işler bozuluyor bence. Hikâye birden İran'ın 1900'lerindeki siyasi çalkantılarına, meşrutiyet hareketine, Batı'nın Doğu'ya bakışına kayıyor. Benjamin Lesage üzerinden anlatılan kısım didaktikleşiyor, tarih dersi gibi oluyor. Sanki Maalouf bakın, Doğu böyleydi, Batı böyle müdahale etti diye ders vermeye çalışıyor. Oryantalist bir bakış açısı seziyorsun; Doğu'yu egzotik, mistik, biraz da kaotik gösterirken, Batılı karakter üzerinden medeniyet taşıyıcısı havası veriyor. Eleştirmenlerin de sıkça dediği gibi: Maalouf, Batı'nın duymak istediği Doğu'yu anlatıyor. Orta Doğu'yu derinlemesine bilmeden, Fransızca yazan bir yazar olarak, bazı detaylarda yüzeysel kalıyor. Hasan Sabbah ve haşhaşiler konusunda Vladimir Bartol'un Alamut'uyla kıyaslanınca, Maalouf'un yorumları daha fazla kendi istediği gibi eğip bükme hissi veriyor, gerçekleri tarihsel