Spoiler içerir!!!
7/10
·344 syf.··
2026 6. kitabı
·
58 günde okudu
·
Okunma: 30 Mayıs 2026 15:19
Hikayemiz günümüzde(yani kitabın çıktığı yıl) büyükanne ve torunun konuşmasıyla başlayıp birden 70 yıl önceye ikinci dünya savaşına gidiyor. Başrol Anne bir hemşire, ikinci dünya savaşında gönüllü hemşirelik için bora bora adasına gidiyor. Oraya aslında gidecek kili en yakın arkadaşı uçarı, bir kuz olan Kitty. Kitty’yi yalnız bırakmamak için nişanının sonrası gidiyorlar. Orada asker olan Westry’ye aşık oluyor. Sahilde bir kulübe buluyor ve orayı bulanın sadece o olmadığını görüyor. Westry ile birlikte orayı düzeltmeye başlıyorlar ve aralarında zamanla çekim oluyor. Bu arada Kitty bir Albay ile takılmakta arkadaşı Anne’i yalnız bırakmakta. Birgün sahilde bir cinayete tanık oluyorlar. Ceset adalı kızlardan biri Atae’ya ait. Katilin kim olduğunu bildiğini düşünüyor Anne ama Westry bu işe karışmamasını cesedi saklamaları gerektiğini söylüyor. Nedenini sormamasını, ona güvenmesini istiyor. Bu arada külüne buluşmalarını gittiklerinde bir diğeri yoksa takma adlarla mektup yazıp bırakarak haberleşiyorlardı. Adadan ayrılma zamanı geldiğinde Anne Kitty’nin aşık olduğu adama ilgi duyduğunu farkediyor. Son yazdığı mektubun adama ulaşmadığını da. Eve geri dönüp Westry ‘den haber alamıyor. 1 sene sonra Paris’ten hemşire arkadaşı onu arayıp westrynin yaralandığını Seatle’dan Paris’e gelmesini söylüyor hastaneye gidiyorlar ve Kitty görüşmelerini engelliyor. Son bir mektup yazıp ona vermek istiyor ama mektup ona ulaşmıyor. Aradan geçen 70 sene sonra o adaya dönüp cinayeti aydınlatıp aslında mektupların gitmeme nedenini, westrynin onu hep aradığını öğreniyor. Hepsini en yakın arkadaşım dediği Kitty yapmış ve 70 sene sonra onu affediyor. Kitty hayatını yaşamış 4 kızı olmuş ama Anne’nin 70 senesi çalınmış ve affediyor. Çıldırılmayacak gibi değil. 90 yaşında aşık olduğun adamı bulsan
Sahildeki KulübeSarah Jio · Pena Yayınları · 201720,6bin okunma
2/10
·336 syf.··
2026 20. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 30 Nisan 2026 11:59
Dürüst olmak gerekirse uzaylı kitaplarını sevmiyorum. Özellikle kız karakterin dünyadan kaçırılıp yabancı bir dünyada uyanması gibi klasik konulara ev sahipliği yapan kurguları hiç sevmiyorum. Çünkü aynı olay örgüsü var, anlıyor musunuz? Kaçırılan tüm kadınların ne hikmetse dünyada hiç ailesi yok; yalnız ve mutsuz kişiler. Bunda da mesela, kaçırılmasını sağlayan kişiler genelde şöyle diyor: “Kimsesiz kadınları seçiyoruz.” Tamam, EYVALLAH. Çok mantıklı; sorun çıkmasın diye falan. Ama dünya hiç mi yaşanılır bir yer değil? Tamam, dünya diğer gezegenlere kıyasla aşırı derecede sıkıcı olabilir. Kötü insanlar da var, hatta belki iyi insanlardan daha fazla kötüler var. Bir sürü zorluk çekiyor da olabilirsin ama… Kediler var, köpekler var. Sen iyisin, dünyanın iyi nüfusunu kalkındırıyorsun. Sokakta hiç mi baktığın bir hayvan olmaz? Özlem hiç mi duymazsın herhangi bir şeye? Birden her şeyi kabullenmeleri bana sahte geliyor. Çünkü sonuçta ortada bir bilinmezlik var. Başına ne geleceğini bilmiyorsun. Değişik tiplemeler var; ne kadar yakışıklı ve güzel bulsan da sonuçta uzaylı. Bilmediğin bir türden. Nasıl hemencecik “Ay, onlarla yatmak istiyorum” gibi bir düşünceye kapılabilirsin? Bana aşırı sahte geliyor. Sahte geldiği için de ne karakterlere ısınabiliyorum ne de kitabın içine gömülebiliyorum. Derin bir tiksintiyle, yüz buruşturarak okuyorum böyle konuları. Serinin ilk kitabı Theo’yu bundan daha çok sevdim, Ama bu ikinci kitap benim için yerlerde. Atlaya atlaya okudum. Alice’nin daha kitabın en başında, 20-30. sayfada “Luka, Luka” diye tutturması, aptal aptal bir ruh hâline bürünmesi falan… O an zaten bu ikinci kitaptan pek bir cacık olmayacağını anladım. Özellikle kurtuldukları andan itibaren Alice şöyle diyor: “Ya beni kabul etmezse? Ya benden iğrenirse? Ya bilmem ne
1000Kitap
Luka'yı BulmakVictoria Aveline · Pukka Yayınları · 2024523 okunma
Reklam
10/10
·168 syf.··
Beğendi
·
2026 22. kitabı
Mete’nin Tuhaf Hikâyesi, daha ilk sayfalardan sizi öyle bir yakalıyor ki elinizden bırakamıyorsunuz. Kitap aslında hepimize o malum soruyu sorduruyor: "Bir sabah uyansan ve kendini pat diye çocukluğunda bulsan ne yapardın?" ​Hikaye tam olarak bu fikir üzerinden yürüyor ama sadece bir fantezi dünyası sunmakla kalmıyor; okuru geçmişle bugün arasında çok duygusal bir köprü kurmaya zorluyor. Mete’nin başından geçen o garip olayları okurken; eski mahalle kültürünün sıcaklığını, aile bağlarının o saf halini ve çocukluk anılarının burnumuzda tüten kokusunu sanki yeniden yaşıyorsunuz. ​Açıkçası ben okurken sürekli kendi çocukluğuma gittim; sokakta oynadığımız oyunları, o zamanki dertlerimizin ne kadar küçük ama aslında ne kadar değerli olduğunu düşündüm. Kitap bize "keşke çocuk olsaydım" dedirtirken, bir yandan da bugünün kıymetini bilmemiz gerektiğini çok ince bir şekilde hatırlatıyor. ​Eğer sadece bir macera değil de, şöyle içten, nostaljik ve insanı kendi geçmişiyle barıştıran bir şeyler okumak istiyorsanız, bu kitaba mutlaka bir şans verin derim. Resmen kalbinize dokunan bir hatırlayış gibi...
Meteʼnin Tuhaf HikâyesiEmre Aktürk · Acayip Kitaplar · 202334 okunma
Kendi Kuyusuna İnmeyen, Kendi Suyunu İçemez...
9/10
·192 syf.·
2026 39. kitabı
Simyacı Üzerine Bir Sohbet ve Bir Yüzleşme Geçen gün zihnimde ilginç bir masa kuruldu. Bir yanımda Elif Şafak, diğer yanımda Orhan Pamuk. Ortada ise hepimizin bildiği o yolculuk hikayesi: Simyacı. Elif Şafak, kitaba eski bir dosta dokunur gibi baktı ve söze girdi Bu çoban çocuk aslında hepimizin aynası. Coelho bize sadece bir macera anlatmıyor, ruhumuzun derinliklerine giden yolu tarif ediyor. Rüzgarın sesini dinlemek, çöle kulak vermek… Bunlar doğanın bizimle konuşma biçimi. Santiago hazineyi ararken aslında kendi içindeki sevgiyi ve cesareti keşfediyor. Orhan Pamuk çay bardağını usulca bıraktı, gülümsedi Bence kitabın asıl başarısı, en karmaşık hakikatleri bir çocuk masalı sadeliğinde anlatabilmesi. Coelho’nun dili yalın ama etkisi derin. İnsan neden her şeyini bırakıp bilinmeze gider? Çünkü bizi değiştiren şey sonuç değil, yolculuğun kendisidir. Hazine yolun sonunda çıkar ama o yola çıkmasan, onu bulsan bile kıymetini anlayamazsın. Onlara sordum Hayat gerçekten hayallerimize ulaşmamız için el birliği yapar mı, yoksa bu sadece güzel bir teselli mi? Sorarken tam o anda şunu fark ettim: Ben bu kitabı ne yalnızca romantik bir kader anlatısı olarak görüyorum ne de sadece ustaca kurulmuş bir alegori olarak. Simyacı, benim için bir yüzleşme metni. Her sayfasında insana aynı soruyu soruyor. Gerçekten istediğin hayatı yaşıyor musun? Yoksa güvenli limanların konforunda, ertelediğin hayallerle mi oyalanıyorsun? Coelho’nun dili şaşırtıcı derecede sade. Uzun tasvirler, karmaşık karakter çözümlemeleri yok. Ama semboller var. Çöl, rüzgar, simyacı, hazine… Hepsi insanın iç dünyasına açılan kapılar gibi. Kitap bize evren senin için iş birliği yapar derken aslında pasif bir bekleyişi değil, cesur bir eylemi işaret ediyor. **Çünkü
Edebiyat
SimyacıPaulo Coelho · Can Yayınları · 2024246,5bin okunma
Bir fincan meselesi
10/10
·
Beğendi
Sarı Kulplu Fincan Öyküleri ayrı severim bir de Hanife Mert’in kaleminden olunca değmeyin keyfime… İki öykü neleri gönlümüze sürükler biliyor musunuz? Zaman zaman mutluluğu ve umudu, yer yer üzüntüyü, kimi zaman gençlik esintisine geçmişi çeker. Bir yandan canım Gülden, diğer yandan sıcacık sarılma ile omuz vermek istediğim Ayla… Gülden, arkadaşının vefat haberini almasıyla bizi adeta geçmiş yıllarına konuk ediyor. Aydın’ın kaybına aralanan o kapı tam da bizi Gülden’in geçmişine götürüyor. Babasının kaybının ardından halasının üst katına yerleşmeleri, üniversitenin ardından iş bulamaması. Ya tecrüben olacak ya da sağlam bir dayın olacaktır, öyle kolay değil iş bulmak… Nihayetinde işe girmesini orada geçen yıllarını dinlerken Aydın’ın intiharına geliriz. Ama Aydın neden intihar etmiştir ki? Ayla, annesinin suskunluğunun, babasının sözlerine zincirlenmesi ile Timuçin’le tanışıp hayata karşı sanki aralanan perdeyi elinde sıkı sıkı tutması…Kırılan sarı kulplu bir fincanla yüreğimize saplanan o his bambaşkaydı. İki öykünün de okura verdiği mesajlar o kadar hayatın içinden ki sanki yıllardır tanıdıklarını dinliyormuşsun hissi yakalıyor… Aslında tam da içinde bulunduğumuz toplumun dile getirmeye korktuğumuz gerçeklikleri var ya işte onlar öykülerde öylesine içten geçiyor ki o yüzden karakterleri hep kendimize yakın hissediyoruz. Bizim dile getiremediklerimiz harfe, heceye bürünmüş de karşımıza çıkmış gibi… Ataerkil toplumda kadının yutkundukları, bir yerlerde tanıdığın yoksa altın kuşu bulsan ne fayda gümüş kaşıkla doğanların kazandığı bir evre… Zamanla gelişen ve değişen dünyada hep yozlaşan kadına dair düşünceler. Ben kendi payıma düşeni aldım, başka türlü de olabilir. Benim de payıma bu düştü demek yok Sizler de pek çok duygunun düşüncenin kenetlendiği öyküleri
Sarı Kulplu FincanHanife Mert · Herdem Kitap · 202440 okunma
Altıncı Koğuş
3/10
·72 syf.··
Beğendi
·
2026 37. kitabı
Çok karışık bir kitaptı beki de okuduğum dönem benim kafam karışıktı her başladığımda sonlara doğru gelirken unutuyorum kitabı başa dönşyprdum hayret bileydi psikolojimi kitap değil karışıklığı bozdu galiba gerçi sakin bi zaman bulsan 50. Kez tekrar şans vereceğim belki bu sefer unutmam kitabın ne dediğini hahahahaha
Altıncı KoğuşAnton Çehov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202687,2bin okunma
Reklam
Reklam