Simyacı Üzerine Bir Sohbet ve Bir Yüzleşme
Geçen gün zihnimde ilginç bir masa kuruldu.
Bir yanımda Elif Şafak, diğer yanımda Orhan Pamuk.
Ortada ise hepimizin bildiği o yolculuk hikayesi: Simyacı.
Elif Şafak, kitaba eski bir dosta dokunur gibi baktı ve söze girdi
Bu çoban çocuk aslında hepimizin aynası. Coelho bize sadece bir macera anlatmıyor, ruhumuzun derinliklerine giden yolu tarif ediyor. Rüzgarın sesini dinlemek, çöle kulak vermek… Bunlar doğanın bizimle konuşma biçimi. Santiago hazineyi ararken aslında kendi içindeki sevgiyi ve cesareti keşfediyor.
Orhan Pamuk çay bardağını usulca bıraktı, gülümsedi
Bence kitabın asıl başarısı, en karmaşık hakikatleri bir çocuk masalı sadeliğinde anlatabilmesi. Coelho’nun dili yalın ama etkisi derin. İnsan neden her şeyini bırakıp bilinmeze gider? Çünkü bizi değiştiren şey sonuç değil, yolculuğun kendisidir. Hazine yolun sonunda çıkar ama o yola çıkmasan, onu bulsan bile kıymetini anlayamazsın.
Onlara sordum
Hayat gerçekten hayallerimize ulaşmamız için el birliği yapar mı, yoksa bu sadece güzel bir teselli mi?
Sorarken tam o anda şunu fark ettim: Ben bu kitabı ne yalnızca romantik bir kader anlatısı olarak görüyorum ne de sadece ustaca kurulmuş bir alegori olarak. Simyacı, benim için bir yüzleşme metni. Her sayfasında insana aynı soruyu soruyor. Gerçekten istediğin hayatı yaşıyor musun? Yoksa güvenli limanların konforunda, ertelediğin hayallerle mi oyalanıyorsun?
Coelho’nun dili şaşırtıcı derecede sade. Uzun tasvirler, karmaşık karakter çözümlemeleri yok. Ama semboller var. Çöl, rüzgar, simyacı, hazine… Hepsi insanın iç dünyasına açılan kapılar gibi. Kitap bize evren senin için iş birliği yapar derken aslında pasif bir bekleyişi değil, cesur bir eylemi işaret ediyor. **Çünkü