Gündüzleri, en çok da öğleleri, çocuk dal budak salmış şıralcınlar arasına girmeyi pek severdi. Şıralcınlar çiçeksiz, boylu çalılardı; sonra çok da güzel kokarlardı. Hep başka bitkilerden uzakta, küme küme, adalar halinde biterlerdi. Çocuğun yakın dostuydular. Birisine küsüp de içinden ağlamak geldiği zamanlar, kimseler görmesin diye gider şıralcınların arasına gizlenirdi. Ne de güzel kokardı şıralcın yaprakları! Çam ormanmda sanırdı kendini. Orada içi ısınır, tüm acıları dinerdi. Dalları göğü örtmezdi şıralcınların. Çocuk önce gözyaşlarından hiçbir şey göremezken, sonra tepesindeki bulutları seyre koyulurdu. Nelere nelere benzetmezdi ki bulutları! Bulutlar, çocuğun canının sıkıldığı zamanlarda uzaklara, çok uzaklara kaçmak istediğini bilir, geri dönmek istemediğim, ağlasalar sızlasalar da kimsenin eline geçmek istemediğini anlarlardı. Ama kaçıp gitmesini istemezlerdi onun. Orada kalsin, kendilerim sessizce seyretsin diye biçimden biçime girerlerdi. insan bulutlara baktıkça onları istediği biçime sokar, değişen şekillerden istediği şeyi düşünebilirdi. Yeter ki insan neyi görmek istediğini bilsin!