İnsan, bedeninin dışına çıkıp kendine bakabilmeliydi. Nasıl göründüğünü, nasıl davrandığını, nasıl düşünüldüğünü anlayabilseydi, karşısındakinin üzerinde yarattığı etkiyi analiz edebilseydi, belki o zaman dengede durabilirdi.
Denge, etrafımızda olan her şeye rağmen olmamız gereken kişiyi unutmamak değil miydi? Anlamak gerekirdi: Kendini anlattığın gibi değil, karşındakinin yorumladığı gibiydi onun zihnindeki izin.
Savaşın kazanıldığı bir ülkede savaşı yaşamak belki de şanstı ama savaşın kazanıldığı bir ülkede savaş sürerken savaşı yaşamayanlar sanki ebediyete kadar zaferden de mahrumdular.
Yaşanmışlıklarımızın hepsi anlardan ibaretti ama bazı anlar ömrün tamamına bedel olsa da hayat tüm anların üst üste eklenip, bir bilmecenin küçücük parçaları gibi birleşmesi değil miydi?
Peki ya bütün?
Herkesin yaşadığı tüm anlardan oluşan parçaların bütünü neydi? Bütün bizdik.
Yaşadığımız, yaşamayı seçtiğimiz her şey Bizdik. Seçimlerimizdik Biz. Girmeyi seçtiğimiz kapı, yürümeyi seçtiğimiz yolduk... Olacağımız kişiyi seçe seçe, olduğumuz kişiye gelmemiş miydik?
Bir anın içinde milyonlarca farklı deneyimden sentezlenmiş milyonlarca farklı duygu hayata akıyordu... İnsanlar yaşıyor, hayat sanki bu yaşanmışlıkları bir yerde topluyordu... Bilinç diyorlardı buna. Karaciğerin enzimleri salgılaması gibi, beyin de bilinç salgılar, demişti yüzlerce yıl önce Hegel diye biri...