Hayat, tek bir olayı ele alarak değerlendirilemeyecek kadar karmaşık ve kapsamlıydı. Sevdiğiniz işi yaparken mutsuz olabilir, sevmediğiniz işi yaparken önünüze çıkan başka bir fırsatla mutsuzluğu yenebilirdiniz. Yaşam çözümü zor ve çok yönlüydü. İş, yaşamın merkezinde epey önemli bir rol oynasa da, yaşamın içindeki mutluluk ve mutsuzluktan sorumlu değildi.
İnsanoğlu özünde acımasız bir varlık mıdır? Bizler sadece evrensel tecrübeleri mi yaşıyoruz? Sadece yüce bir varlık olduğumuz yanılgısıyla yaşıyoruz hepsi bu; her an bir hiç olan böcek, hayvan, irin, iltihap kümesine dönüşebilir miyiz acaba? Hakarete uğrayıp, mahvedilip öldürülmek, tarihte defalarca kez tekrarlanan bütün bunlar insanoğlunun kaçınılmaz kaderi mi acaba?
Ne mutluydu o günlerde! Hayatın tadını çıkarmasını, yarınlarını yaşamasını sağlayan çok şeyi vardı. Yumuşacık banyo havluları, rüzgarın altında sallanan perdeler, balkonda uçuşan çamaşırlar, yan yana dizili diş fırçaları gibi. Taze pişmiş ekmekler, tatlı elmalar, taze demlenmiş kahve, tek bir lale gibi. O günler geriye dönmeyecekti. Ne kadar parası da olsa o günleri geri getiremezdi.