şair bakıyor aşağıdan gözleri siste çoraklaşmış -bir resim ki ha sepya ha siyah-beyaz- omuzları dik bir horozu andırıyor... kelimeler var süpürülmüş felan eyyam kargaşa anarşi gırla ilk kollarım yana düşüyor sonra gözlerim devriliyor ardına... kimi çömezliğe veriyor öpüşmeyi saçlarını elleriynen taramayı bunun gibi bir sürü asap bozucu işi leylek'in ömrü misali tutarsız... -bir resim ki alabildiğine üç bölük- tel tel saçlarıynan bi aşifte boy boy resimleriynen afişte geziboyluyor akşamın cırtlaklığında kimse görmezden gelse ayna durmuyor tarak yerde terlik ters külot buruşuk... bir suç mahalli gözlerinin rengi beni kaçırsak sana yakalanırız tebessüm eden yalnızca bulut kaçacak olsam dudağına saklanmam... -bir resim ki arkasında not tarih ve isim ve yer-
Dünyayı uçsuz bucaksız, insanlardan oluşan dalgalı ve hırçın bir deniz olarak gören o yaşlı Bogotalı balıkçının kadim fısıltısını, bir deniz kabuğunu kulağıma dayar gibi zihnimde taşırım hep. Her birimizin, bu zifiri karanlık evrende kendi benzersiz ışığıyla parıldayan birer ateşçikten ibaret olduğunu söylerdi. Kimi sessizce, kendi içine doğru yanarmış içten içe; kiminin alevi öyle zayıfmış ki, esen ilk rüzgarda, hayatın ilk sillesinde savrulup gidermiş. Ama bazı insanlar varmış ki, çılgın birer yangın gibi yanar, yanına yaklaşan herkesi ve her şeyi hiç düşünmeden tutuştururmuş. İşte aşkın, o deli fişek ateşlerin hırçın dalgalar arasında birbirine dokunma, birbirinin alevinden beslenme ve fısıldama biçimi olduğuna inanırım. Ben sadece bu muazzam parıltıyı kıyıdan izleyen ve kayda geçiren bir anlatıcıyım. Okullarda bize zorla ezberletilen, kütüphaneleri dolduran o kalın ve kurşun gibi ağır resmi tarih kitaplarında aşka hiç rastlamayız. Sayfaları çevirdikçe karşımıza hep fetihler, kanla çizilen yapay sınırlar, muzaffer zafer çığlıkları ve göğsü madalyalarla kaplı generallerin kibirli adları çıkar. Sistem, yalnızca gücü, mülkiyeti ve yıkımı kaydetmeyi sever. Oysa yeryüzünün gerçek, kutsal ve gizli haritası o mağrur saraylarda ya da meclis salonlarında değil; gece yarısı kuytu bir sokak lambasının altında, soğuktan titreyen iki insanın birbirine sadece sarılmasıyla, sessizce yeniden çizilir. Ben işte bu haritalanmamış anların, tarihin gözden kaçırdığı o en büyük mucizelerin zamansız şahidiyim. Yıllar önce, Güney Amerika’nın haritalarda bile yer almayan, unutulmuş bir dağ köyünde yaşlı bir yerli kadının toprağı yoğuran çatlak ellerine bakmıştım. Bana dönüp, heybemde ömür boyu taşıyacağım şu cümleyi hediye etmişti: "Savaşlar toprakları parça parça böler oğlum, aşk ise
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Miras kalmış bir acının en toy yerindeyim, Sökülmüş bir sızının beyaz boşluğunda... Ben annemin süt dişiyim; Henüz çiğnemeyi bilmeyen bir ömrün, İlk kopuşu, ilk vedasıyım dünyaya. ​Henüz mülkiyet kokmuyor avuçlarım, Ama taşıyorum göğsümde geçmişin kahrını. Sallanıyor zamanın damağında köksüz varlığım, Düştüm düşeceğim, Kendi masalımın tam ortasına. ​Sonra bir yağmur başlıyor, faili meçhul bir iklimden, Yanaklarında çizgiler açmış o kadim coğrafyaya. Ben annemin göz yaşıyım; Sessizce akıp giden bir kederin en berrak cüzü, Toprağa düşmeden kuruyan gizli vasiyetin sözü. ​Her damlada biraz daha eksiliyor lügatim, Tuzdan bir hafızayla yıkayıp geçiyorum hayatı. Annemin sustuğu yerden başlıyor düşüncelerim: "Acı, var olmanın ilk maddesidir." ​Bir kırılma ile bir dökülme arasında sıkışmış, Hem en saf çocukluğu, hem en ağır olgunluğuyum gövdemin. Ne gitmeyi becerebiliyorum tam anlamıyla, Ne de kalıp o çehreyi güldürmeyi. ​Ben, kendinden doğamayan bir gölgenin, İlk beyazı ve son ıslığı.
Bir Attila İlhan Değilim
"Aysel gitmeni istiyorum, çünkü ben senin Attila İlhan'ın değilim. Ceketimin yakası buruşuk, kasketim de yok. Öyle kelimelerle seni sis bulutuna sarmayı da bilmem; Üstelik de yorgunum. Cebimde bir şehrin anahtarı da yok." FranzKâra
Şiir
Dileklerimi denize atmaya gitmiştim ben ama onları buruşturup tekrar cebime attım ve o buruşuk günden çok şey öğrendim. Rivayete göre onlarla vedalaşsaydım, gerçekleşme intimalleri artmış olacaktı ama ben bunun yerine, ütüsüz halde cebimde taşıdığım, yanımdan ayırmadığım ve henüz gerçekleşmemiş dileklerimin bana daha iyi geldiğini öğrendim.
Alıntı
geceye dökerken
Küçük bir benzetmeyle etrafımda beliren yüzler Ben hepsine yabancıyım Hepsi bana yabancı Acaba dirilirken neyi düşledim de dirildim Bildiğim tek şey ölürken neyi düşleyeceğim kesin Oyuncaklarımı alıp gideceğim Küçük, küskün çocuk misali Benim oyuncaklarım buruşuk bir kağıt İçinde imgelerle dolu kelimelerim Bir de tanrıdan çaldığım yalnızlık Olsun, olsun Artık aldırış etmiyorum Elimden geldiğince kelimelere ve yalnızlığa sarılmaya çalışıyorum Arta kalan zamanda da sadece yaşıyorum Fuat Adıgüzel