İnsan kendi kendisiyle baş başa, kendi bedeniyle ve masa, yatak, pencere, leğen gibi dört- beş dilsiz nesneyle çaresizlik içinde tamamen tek başına kalıyordu. Suskunluğun kara okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç misali yaşıyordu insan; hatta kendisini dış dünyaya bağlayan ipin kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibiydim. Yapacak, duyacak veya görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydim. Tüm boyutlardan ve zamanlardan tümüyle yoksun bir boşlukla. Bir aşağı bir yukarı yürüyordu insan; düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı yürüyüp duruyordu. Fakat ne denli soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına ihtiyaç duyarlar. Aksi takdirde kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar, nitekim onlar da hiçliğe katlanamaz. Kişi sabahtan akşama kadar bir şeyler olmasını bekler, fakat hiçbir şey olmaz. Öylece bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. Beklersin, beklersin ve beklersin, şakakların zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünürsün. Hiçbir şey gerçekleşmez. İnsan yalnız kalır, yalnız, yalnız...