Büşra

Büşra
@busracylaann
Her telden özellikle kitaplardan çalıyorum♡
8/10
·248 syf.··
2026 3. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 06 Mart 2026 10:47
Bazı kitaplar vardır, bittiğinde insanda büyük bir olay örgüsünden çok bir duygu bırakır. Altı Harfli Bir Tatlı benim için tam olarak böyle bir kitaptı. Şermin Yaşar’ın o sıcak, samimi ama bir o kadar da insanın içini yoklayan anlatımıyla ilerleyen bir hikâye. Kitabı okurken en çok hissettiğim şey, anlatılanların “hikâye” olmaktan çok hayattan bir kesit gibi gelmesiydi. Karakterler kusursuz değil; aksine çok insani, çok tanıdıklar. Onların geçmişleriyle kurdukları bağ, aile içindeki kırgınlıklar, küçük ama unutulmayan hatıralar… Hepsi öyle doğal anlatılmış ki bazen okurken bir karaktere değil de gerçek bir insanın anısına tanıklık ediyormuş gibi hissediyorsunuz. Şermin Yaşar’ın kaleminde en sevdiğim şeylerden biri, duyguyu büyütmeden anlatabilmesi. Büyük cümlelerle dramatize etmek yerine küçük ayrıntılarla insanın kalbine dokunuyor. Bir bakıyorsunuz bir çocukluk hatırası, bir bakıyorsunuz yıllar sonra bile insanın içinde kalan bir kırgınlık… Ama hepsinin altında çok tanıdık bir duygu var: aile. Karakterlerin her biri hikâyeye ayrı bir katman ekliyor. Kimisi geçmişiyle yüzleşmeye çalışan, kimisi alışkanlıklarına tutunan, kimisi de sadece anlaşılmak isteyen insanlar. Onların arasındaki ilişkilerde bazen sıcaklık, bazen kırgınlık, bazen de sessiz bir sevgi hissediliyor. Bu yüzden kitap ilerledikçe olaylardan çok insanların iç dünyasına odaklanıyorsunuz. Kitabın adı gibi bir tadı var aslında: ilk başta hafif ve tatlı geliyor ama okudukça içinde başka duyguların da olduğunu fark ediyorsunuz. Tatlılığının içinde biraz hüzün, biraz nostalji, biraz da geçmişe dönüp bakma hissi saklı. Sonu ise bana oldukça doğal geldi. Büyük bir sürprizle değil, daha çok hikâyenin ruhuna uygun bir dinginlikle bağlanıyor. Okur olarak insanın eline dramatik bir final değil, daha çok içte
1000Kitap
Altı Harfli Bir TatlıŞermin Yaşar · Doğan Kitap · 202513,8bin okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Puan vermedi·544 syf.··
2025 7. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 30 Aralık 2025 11:26
Çalıkuşu’nu bitirdiğimde geriye bir “hikâye”den çok bir insan kalmıştı. Feride, sevilmesi kolay ama anlaşılması zor bir karakter. Çocuksu yanıyla gülümsetirken, gururu ve suskunluğu ile zaman zaman insanın içini burkuyor. Onu güçlü yapan şey, başına gelenler değil; onlara rağmen kendini kaybetmemesi. Feride’nin çocukluğundan itibaren yatılı okulda büyümesi, sevgiyle mesafe arasındaki ince çizgiyi erken yaşta öğrenmesine neden oluyor. Hayatına giren her insanla arasında görünmez bir duvar var; seviyor ama kolay güvenmiyor. Anadolu’da öğretmenlik yaparken karşılaştığı insanlar, yaşadığı şehirler ve maruz kaldığı dedikodular, onun hem mesleğine hem de hayata bakışını şekillendiriyor. Bu süreçte Feride’nin yalnızlığı romantize edilmiyor; aksine çoğu zaman ağır, yıpratıcı ve sessiz bir hâl alıyor. Roman, bu yönüyle bireysel bir hikâyenin ötesine geçip dönemin toplumsal gerçeklerini de hissettiriyor. Roman yüzeyde bir aşk hikâyesi gibi ilerlese de asıl anlatılan şey, bir kadının kırıldıkça büyümesi. Kamran’la yaşananlar Feride’nin hayatındaki en büyük dönüm noktası olsa da, Anadolu’da öğretmenlik yaparken karşılaştığı yalnızlık, dedikodular ve haksızlıklar onun gerçek sınavı oluyor. Bu yönüyle Çalıkuşu, sadece bireysel bir hikâye değil; dönemin kadınlara çizdiği dar çerçevenin de sessiz bir eleştirisi. Feride bazen fazla gururlu, bazen inatçı, hatta yer yer kendine zarar verir gibi. Ama tam da bu kusurlar onu bu kadar gerçek kılıyor. Reşat Nuri’nin dili süslü değil; hatta yer yer çok sade. Buna rağmen duyguyu okuyucuya geçirmeyi başarıyor. Günlük şeklindeki anlatım, Feride’nin iç dünyasına daha da yaklaşmamızı sağlıyor. Çalıkuşu bugün okunduğunda bile güncelliğini kaybetmeyen bir roman. Çünkü Feride’nin yaşadığı yalnızlık, anlaşılmama ve güçlü durma çabası hâlâ tanıdık.
1000Kitap
ÇalıkuşuReşat Nuri Güntekin · İnkılâp Kitabevi · 2019123,4bin okunma
Puan vermedi·192 syf.··
2025 4. kitabı
·
26 günde okudu
·
Okunma: 08 Şubat 2025 11:38
Yusuf Atılgan’ın 1959 yılında yayımlanan "Aylak Adam" romanı, modern bireyin toplumla çatışmasını, yalnızlığını ve aidiyetsizliğini derinlemesine işleyen bir eserdir. Roman, başkahraman C.'nin hayatı, aşkı ve varoluşu sorgulayışını merkeze alır. Toplumsal normlara uymayı reddeden, özgürlük arayışındaki bir bireyin iç dünyasını ve çevresiyle olan ilişkilerini anlatır. Romanın ana karakteri C., zengin olmasına rağmen çalışmayan, toplumun dayattığı kalıplara girmek istemeyen biridir. İsimsiz olması, onun aidiyet duygusundan yoksun bir birey olduğunu simgeler. Güler, C.'nin aşık olduğu genç bir kadındır ve onunla gerçek bir aşk yaşayacağını umut eder. Roman boyunca karşılaştığı diğer karakterler ise onun yalnızlığını ve toplumla olan mesafesini daha belirgin hale getirir. Romanın işlediği başlıca temalar yalnızlık, aidiyetsizlik, toplum eleştirisi, özgürlük arayışı ve aşk üzerine kuruludur. C., kendini hiçbir yere ait hissetmeyen, kalabalıklar içinde yalnız bir karakterdir. Toplum baskıları karşısında bireyin nasıl ezildiği ve kalıplara sokulmaya zorlandığı roman boyunca işlenirken, C.'nin içsel özgürlük arayışı öne çıkar. Aşkı bulma çabası ise onun hayatı anlamlandırma isteğinin bir yansımasıdır. Yusuf Atılgan, sade ve derinlikli bir dil kullanarak okuyucuyu C.’nin iç dünyasına çeker. Bilinç akışı tekniği ve iç monologlarla karakterin ruh hâlini başarılı bir şekilde yansıtır. "Aylak Adam", bireyin toplum içindeki konumunu sorgulayan, varoluşsal sancıları derinlemesine ele alan önemli bir eserdir. Modern Türk edebiyatında kendine sağlam bir yer edinen bu kitap, özellikle bireysel özgürlük ve toplum baskıları üzerine düşünen okurlar için etkileyici bir deneyim sunar. C.’nin yaşamındaki belirsizlik ve huzursuzluk, okuyucuyu da derin düşüncelere sevk eder. Roman, günümüzde
1000Kitap
Aylak AdamYusuf Atılgan · Can Yayınları · 201971,1bin okunma
Puan vermedi
Dostoyevski'nin "İnsancıklar" romanını okuduğumda ilk hissettiğim şey, kitabın duygusal yoğunluğuydu. Roman, iki karakterin, yani fakir bir memur olan Makar Alekseyeviç ve hayatın yükünü omuzlarında hissetmiş genç bir kadın olan Varvara Alekseyevna’nın birbirlerine yazdığı mektuplardan oluşuyor. Aslında oldukça basit bir kurgu gibi görünüyor ama hikâyenin içine girdikçe o mektupların ne kadar derin olduğunu fark ediyorsunuz. En çok dikkatimi çeken şey, Dostoyevski'nin yoksulluğu ele alış biçimiydi. Yani, burada sadece maddi anlamda fakirlikten bahsedilmiyor. İnsanların hayata tutunmaya çalışırken yaşadığı o ruhsal yoksulluk da çok etkileyici bir şekilde anlatılmış. Makar’ın, neredeyse kendi karnını doyuramayacak haldeyken bile Varvara’ya yardım etmeye çalışması insanın içini burkuyor. Hem hüzünlü hem de sevgi dolu bir hikâye diyebilirim. Karakterlere gelirsek, Makar Alekseyeviç gerçekten çok saf bir adam. Öyle ki bazen bu saflığına kızıyorsunuz. Ama aynı zamanda onun iyiliğine hayran kalıyorsunuz. Varvara ise güçlü bir kadın olmasına rağmen hayatın zorluklarından yorulmuş biri. Makar’a yazdığı mektuplarda, hem kendini toparlama çabası hem de çaresizliği o kadar hissediliyor ki… İnsan ister istemez kendini onların yerine koyuyor. Dil ve anlatım açısından da Dostoyevski’nin ne kadar usta bir yazar olduğunu bu ilk romanında bile görebiliyorsunuz. Çok sade bir dil kullanıyor ama cümleler duygularla dolu. Özellikle mektupların tonu o kadar samimi ki, Makar ve Varvara sanki size kendi hikâyelerini anlatıyormuş gibi hissediyorsunuz. Tabii romanın sadece bireysel hikâyelere odaklanmadığını da söylemek lazım. Dostoyevski, o dönem Rus toplumunun alt sınıflarını, onların çaresizliklerini ve toplumdaki yerlerini de çok etkileyici bir şekilde gözler önüne seriyor. Mesela,
1K
İnsancıklarFyodor Dostoyevski · Can Yayınları · 202376,9bin okunma
8/10
·172 syf.··
2023 37. kitabı
Roman, 15 yaşındaki Alex isimli bir gencin liderliğini üstlenmeye çalıştığı şiddet dolu bir çetenin hikayesini anlatıyor. Alex ve arkadaşları, gece vakti sokaklarda suç işler, soluk soluğa kalır ve insanlara zarar verir. Ancak Alex, bir cinayete karışmasından sonra yakalanır ve hapsedilir. Hapishanede, suçluları ”iyileştirilmek” için geliştirilen bir deney olan Ludovico Tekniği 'ne katılmaya gönüllü olur. Bu yöntem, Ludovico Tekniği olarak biliniyor ve kişinin şiddetten uzaklaşmasını hedefleniyor. Ancak bu süreç sonuçta Alex, özgür iradesini kaybeden pasif bir kuklaya dönüşür. Alex'in Ludovico Tekniği ile "iyileştirilmesi", onun seçim yapma özgürlüğünü elinden alır. Bu nedenle Alex'in "iyi" olması bir anlam ifade etmiyor. İyilik ancak özgür irade ile mümkündür. Bu nedenle Alex bir otomata dönüşür. Roman, bireyin özgür seçimi ile toplumun baskıcı kontrolü arasındaki çatışmayı işler. Devletin bireylerini kontrol yerine almak için uygulanan yöntemler, totaliter rejimlere güçlü bir eleştiri niteliğindedir. Burgess, toplumsal düzeni sağlamak adına bireysel özgürlüklerin fedakarlıklarının sorgulanamayacağını söylüyor. Burgess'in romanı, özellikle "Nadsat" diliyle edebi açıdan gelişmiştir. Bu yapay dil, başlangıçta okuyucu için karmaşık ve zorlayıcı olabilir, ancak romanın ayrıntılarının derin bir şekilde genişletilmesini sağlar. Ayrıca Burgess'in ironi ve kara mizah kullanımı, ağır temaları hafifleterek okurun daha geniş bir perspektiften düşünmesini sağlar. Son olarak; Anthony Burgess, “Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek oluğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum…” der.
Edebiyat
Otomatik PortakalAnthony Burgess · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2009113,1bin okunma