...yasa önünde eşitlik kavramı yoktu. Yasa önünde eşitlik modern ulus devletlerde bile, bir gerçeklik değil, bir ülküdür, ama Osmanlı İmparatorluğu'nda bu bir ülkü dahi sayılmıyordu. Kentlerde oturanlara kırsal kesimden farklı, Hristiyan ve Musevilere Müslümanlardan farklı, göçebelere yerleşik olanlardan farklı, kadınlara ise erkeklere çok farklı muamele edilirdi.
Yine de gayrımüslim cemaatlerin başat bir İslam toplumu içerisinde barındırılmaları sorunlara yol açıyordu. Daha önceki İslam develetlerinde olduğu gibi, Hristiyan ve Musevi toplulukları, zimmi (korunan) statüsünde topluma dahil edilmişlerdi. Bunun anlamı özel bir vergi ödemeleri karşılığında, Müslüman devletin içinde dinlerini değiştirmeye zorlanmaksızın, ama ikinci sınıf tebaa olarak yaşamlarını sürdürmelerine izin verilmesiydi.
Üstelik ilk insanın günah işlemesi ancak Tanrı'nın izniyle gerçekleşti ve Tanrı böyle bir şeye ancak sonucunun nereye varacağını hesap ettikten sonra karar verdi. Tanrı insan ırkının kitlesel olarak yozlaşacağını, az sayıda seçilmişin seçileceğini ve ötekilerin terk edileceğini bildiği için biz günah çamuruna batmış olan kalabalığı göz önünde tutmalıyız; ondan ötesi bizi ilgilendirmez diyerek güçlüğü gizlemeye çalışmak fayda etmez. Çünkü ister istemez ilk günahın sonuçlarının bilgisine kadar çıkmak zorundayız. Gerçekten de Tanrı günahın işlenmesine izin vermeden önce işin nereye varacağını bildiği gibi, bu izni vermekle lanete uğrayanların bir daha kurtarılamayacak biçimde günah çamuruna batıp, mahvolmalarına izin vermiş oluyordu.