Çünkü Oğuz Atay'ı da okudum. Seni de tanıdım...
Diyebilirsin ki bir insanı fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın belki de çok az... O zaman şöyle demeliyim... Seni az tanıyorum... Az...
Sen de fark ettin mi? Az dediğin küçük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece 2 harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri Başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi.
Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorumi demek, seni kendimden çok biliyorum demektir. Bilmesem de öğrenmek için her şeyi yaparım demektir. Belki de az her şey demektir. Ve Belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir.
Ve sonunda üzülerek de olsa anldılar ki hayaller kurulur, canlanır ve de o hayalleri kuranlara isyan ederler. Hayal kuranın kemikleri kurduğu hayaller tarafından kırılır. Buna hayal kırıklığı denir. Hayaller bağımsız ve sahipsizdir.
Oğuz Atay o yoğun bakım ünitesinde 31 Aralık’a kadar kalmış ve Anne daima yanındaymış. Oğuz Atay’ın ona söylediği ilk söz şu olmuş :
“Senin adın, Türkçedeki anne kelimesi ile aynı yazılıyor.”
Oğuz Atay, çektiği baş ağrıları yüzünden hiç uyuyamıyormuş. Hatta “ Başım, Ağrı Dağı! “ dermiş. Tabii ki Anne, bunun ne anlama geldiğini çözememiş ve bir kağıda yazması için Oğuz Atay’a rica etmiş. Sonra da, tanımadığı bir dildeki bu cümleyi harf harf günlüğüne geçirmiş.