Stefan Zweig’in Sabırsız Yürek adlı romanı, yirminci yüzyılın başlarında Avrupa’nın çöküşe geçen ruh halini, bireyin iç dünyasıyla toplumsal sorumlulukları arasında yaşadığı çatışmayı ve yanlış yönlendirilmiş merhametin nasıl bir trajediye dönüşebileceğini ustalıkla işler. 1939 yılında yayımlanan bu roman, Zweig’in tek tamamlanmış uzun romanı olması nedeniyle özel bir yere sahiptir. I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde geçen olaylar, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun aristokratik yapısını, toplumun ikiyüzlülüğünü ve bireysel vicdanın sınanışını gözler önüne serer.
Roman, genç bir subay olan Teğmen Anton Hofmiller’in, zengin bir ailenin engelli kızı Edith Kekesfalva ile olan dramatik ilişkisini merkezine alır. Hofmiller, bir davet sırasında tanıştığı Edith’in sakat olduğunu öğrendiğinde büyük bir suçluluk hisseder ve zamanla ona daha sık uğrayarak ilgi göstermeye başlar. Ancak bu ilgi, Hofmiller’in sanrılarla karışık bir merhamet duygusuna dayanmakta, gerçek sevgiye dönüşememektedir. Edith, bu ilgiyi aşk olarak yorumlarken, Hofmiller’in tereddütlü tavırları ve toplumsal kaygıları ikisini de kaçınılmaz bir trajediye sürükler. Zweig bu noktada, "acıma" ile "aşk", "yardım" ile "sorumluluk" arasındaki o ince çizgiyi irdeler. Yazar, merhametin erdemli bir duygu olarak yüceltildiği toplumda, aslında nasıl yıkıcı sonuçlara yol açabileceğini çarpıcı biçimde ortaya koyar.
Teğmen Hofmiller, roman boyunca ahlaki ikilemlerle boğuşur. Edith'e karşı duyduğu merhamet, zamanla onu bir yük haline getirir. Bu yükten kurtulmak için gerçeklerden kaçar, kendine yalanlar söyler ve nihayetinde Edith'in hayatını kaybetmesine neden olacak bir dizi hataya imza atar. Hofmiller, Zweig’in insan psikolojisine dair derin gözlemlerinin vücut bulmuş hâlidir. Karakterin iç sesleri, vicdan