"Gel Şüş, düş görmeye başlamıştın. Ayakta düş görüyordun."
"Biliyor musun Fayolle..."
"Söyle çocuğum?"
"Başka bir hayatta düğme olarak dünyaya gelsem keşke. Herhangi bir düğme. Don düğmesi bile olur. İnsan olup sefil gibi çile çekmekten iyidir."
Zaman tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değildi. Yaşamlarının gittikçe daha zavallı, daha tekdüze ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemiyorlardı.
"Monptit, hayat budur işte. Hep giden birileri olur. Ne yürek unutur ne özlemler ölür. Bunlar sevgimizde yaşamaya devam eder. Ama birileri, zamanı geldiğinde gitmek zorundadır."
Zeze...O sıradışı bir çocuktu. 40 yaşında veya 15 yaşında, ne fark eder? O hep hayalleriyle yaşayacak. Ömrü boyunca Portekizlisinin yasını tutan, yüreğinin yerinde bir Cururu kurbağası taşıyan, film yıldızını babası yerine koyan güzel bir çocuk. Hassas duygularıyla hep ince düşünmüş, her çocuk gibi macera peşinde koşmuş ve kendisi bilmese de bir gün aşkı tatmak umuduyla yaşama düşleriyle sarılmış, kurbağa şeklinde kalbiyle hayatının evrelerini hayal gücüyle hem basitleştirmiş hem de karmaşıklaştırmıştı. Büyüyüşünü, yarattığı karakterlere bağlayıp kendini tanımış ve yavaş yavaş insan kavramına varmıştı. Fayolle'in de dediği gibi altın kalbiyle, dünya gerçekleri ve vedalarla tanışmıştı. İnsanların genel algılarına sırt çevirmişti; doğru-yanlış, günah-sevap nedir umursamadan koca bir çocukluğu geride bıraktı. Ama hayallerini, düşlerini, anılarını beraberinde yetişkinliğine sürükledi; gençliğinde tattığı duyguları ise unutmadı.
Vasconcelos'un belki de kimsenin tam olarak hatırlayamadığı çocukluklara yaptığı muazzam yorumla bu kitabı bitmesine üzülmekle birlikte kapattım ve Zeze'nin belki de en güzel yıllarını; kendi ayakları üzerinde duran cesaretli bir insan olmayı öğrendiği, aşkı keşfettiği yaşlarını buruk bir şekilde kenara bıraktım.