Onlar da bir gün ölecekti… Hacı Naci, Tahir, Samet ve Behnan Kalaycı… Bir gün mutlaka bizim sekeneye katılacak, buraların hayatına karılacaklardı. Anlayamadığım, bunu nasıl olup da anlayamadıklarıydı. Acaba ben anlayabilmiş miydim oradayken? Hatırlamıyordum. Onlara doğumdan evvelini hatırlama izni yoktu, bize ölümden evvelini. Doğarken de bir nevi ölüyordu demek insan. Veya bizim gibi, ölürken de bir nevi doğuyordu. Onlar bunu nasıl anlamıyordu? Biz bir cenazenin önünde hiç saf tutup helallik vermiyor, hiç mezar kazmıyor, hiç ölü gömmüyorduk. “Öldü gitti işte. “ deme şansımız yoktu hiç. Ölümün sessiz yüzünü görüp ibret alma şansımız yoktu. Oysa onların vardı. Biz ders alacak bir tecik dersliğimiz bile yokken ders alabiliyorduk da onların her anı dersle doluyken bizim hem hocasız hem de derssiz anladığımızı nasıl olup da anlamıyorlardı?
Kendi kifayetsizliğini Allah’a, hâşa, izafe etmeye kalkmamalıydı kul. Koskoca Musa Aleyhisselam bile akıl sır erdirememişti Hızır’ın yaptıklarına peygamber haliyle. Şu akıl seviyesiyle Allah’ı anlaması mümkün değil insanoğlunun. O halde ‘ Anlayamadığıma göre yanlıştır.’ demek büyük aptallıktı. Senin anlayamadığın milyon tane iş vardı, ama onu anlayanlara kul köle oluyordun utanmadan; yanlıştır munluştur demiyor, sıra Allah’a gelince, bırak kul köle olmayı, hâşâ, bir de kavga etmeye kalkıyordun… Aklın kifayet etmiyor diye cehenneme odun olmak istiyorduysan başkaydı tabii… Hem götün yiyorduysa sana yanlış iş yapıyormuş gibi gelen insanlarla kavga edeydin, onlara diklenseydin madem.. Asıl böyle beleş yoktu…