Ancak Suriye eyaletlerinden gelen delegelerin tüm bölgeyi ilgilendirdiğini düşündükleri bir konu vardı: O da Filistin Mandası olacak bölgeye Yahudi göçü meseleydi. 19. yüzyılın sonlarında bölgeye Doğu Avrupa Yahudilerinin sınırlı bir göçü söz konusuydu ancak yüzyılın bitimine doğru Dünya Siyonist Kongresi ve Yahudi Teşkilatı'nın yaratılmasından sonra, Siyonistlerin İsrail Toprağı (Eretz Yisrael) olarak gördükleri arazileri elde etmek için sistemli teşebbüsleri olmuştu. Hayfa'daki Arapça gazeteler Jön Türk Devrimi'nin ardından daha liberal basın kanunlarından yararlanarak, Yahudi Teşkilatı'nın tarım arazilerini satın aldığına ve çiftçilerin mülksüzleştirilmelerine dikkat çektiler. 1911 Meclisi'nde Kudüs'ten iki delege, Ruhi el-Kalidi ve Said el-Hüseyni yeni gelen göçmenlere daha fazla toprak satışını durdurmayı denediler. Onlara Siyonistlerin bölgedeki tüm topraklar üzerinde tasarıları olduğundan korkan Şam vekillerinden biri olan Şükrü el-Asali de katıldı. Muhalif duruşları Halep'in kıdemli delegesi Nafi el-Cabiri tarafından desteklendi. Ancak Meclis'teki Jön Türk grubu Siyonistleri potansiyel müttefik olarak gördükleri için fikir birliği elde etmeyi başaramadılar. Genel olarak Araplar, Arap milliyetçiliğine karşı bir strateji oluşturanlara karşı varoluşsal bir tehdit hissetmemiş olabilirler ancak, bu tür duygular açıkça bir şekilde gazeteleri yayımlayan ve okuyan entelijensiya arasında ortaya çıkmıştı. Editörler ve köşe yazarları Filistin'de olanlara ek olarak, artan bir biçimde okuyucuların dikkatini imparatorluktaki statükonun daha da bozulmasını işaret edebilecek gelişmelere çekiyordu.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Sûfiler için mânâyı ifâde etmesi açısından dil, iki düzlemde ele alınmalıdır: İlki, söz veya yazı farketmeksizin herhangi bir formla alâkası olmayan, maddeden mücerret kelâmdır ki sûfilerin vecd hâlindeyken muttali oldukları sırlar bu kabîldendir. Yaşanan derin tasavvufî hâl esnasında sûfîler bu tecrübelerinden bahsetmeye güç yetiremezler. Böyle bir haldeyken dillerinden gayrı irâdî bazı sözler dökülse bile bunlar açıklayıcı olmaktan çok paradoksal, anlaşılması güç sembolik ifadelerdir ve çoğu zaman da bir sayha/haykırış şeklindedir. Bu derûnî hakîkatler birbirine zıt gerçeklikleri ihtiva etmesi ve tasavvufî haller de ansızın vuku bulup hemen kaybolması sebebiyle tasavvuru zor olduğu için ibâreler bütün bunları tasvîr etmek konusunda yetersiz kalabilir. İkincisi de formlara, maddî unsurlara, kısaca lafızlara bürünmüş olan kelâmdır ve eserlerde ifşâ edilen, ana çerçevesi çizilen tasavvufî bilgiler bu kabîlden sayılabilir.
(M. Mustafa Çakmaklıoğlu, “Yoğun Tasavvufî Tecrübelere İlişkin Söylemin İmkânı ve İşlevselliği,” Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi 14/1 (2014), 95; Câbiri, Arapİslâm Kültürünün Akıl Yapısı, 54-55.)
Ayette sözü edilen müstaz’aflar yakınlar olup kastedilen onlardan muhtaç olanlardır. Yine babalarının kendilerine ihtiyaçlarını karşılayacak bir şey bırakmadığı yetimler ile miskinlerdir. Miskinler ise yaşamlarını sürdürmek için ellerinde avuçlarında bir şey bulunmayan kimselerdir. Peygamber’den (s.a.v.) şöyle bir rivayet gelmiştir: “Miskin bir-iki öğün, bir-iki lokma, bir-iki hurma bulan kimse değildir.” “Öyleyse kimdir?” diye sorduklarında demiştir ki: “Bulamadığı gibi kendisine sadaka da verilmeyen kimsedir.” Bu ise çağdaş anlamda “işsiz” demektir ki işsiz, ekmeğini ve çocuklarının ekmeğini kazanacağı bir iş bulamayandır. “İbnüssebîl” ise yolda kalmış yolcudur. O da çağdaş anlamda “siyasi sığınmacı” olabilir.
İşte bütün bu ayetlerde mürtet hükmünün bağlamında belirlendiği şekliyle Allah’ın laneti, Allah’ın gazabı, cehennem vb. şeylerdir, öldürülmek değildir. Bundan da önemlisi, tövbe kapısı açıktır önünde.
Kur’an’da böyledir. Fıkıhta ise bilindiği gibi mürteddin hükmü öldürülmektir. Fakihler bu konuda Peygamber’in şu hadisine dayanır: “Her kim dinini değiştirirse öldürün onu.” Peki bu farkı nasıl yorumlayacağız?
Verdiğimiz hadisin sahih olduğundan kuşku duymayı bir kenara bırakalım. Çünkü Halife Ebû Bekir döneminde mürtetlerle savaş kuşku götürmez tarihi bir gerçektir. Aynı şekilde mürteddin öldürülmesi konusunda da fakihler arasında bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Son tahlilde bu icmaın da söz konusu olduğu bir konudur.
Neden?
Çünkü mürtet bu durumda İslam devletinin ortaya çıkmasından sonra sırf inancını değiştiren bir şahıs olmaktan çıkmıştır. Tersine inanç, toplum ve devlet olarak İslam’dan çıkmıştır. Medine’deki İslam devletinin peygamber dönemi ve dört halife döneminde sürekli bir savaş içinde olduğunu göz önünde bulundurursak şunu anlarız ki bu devlet döneminde mürtet, çağdaş deyimiyle savaş zamanı vatanına ihanet ederek düşmana destek veren kişi hükmündedir. Nitekim Ebû Bekir dönemindeki Ridde Savaşlarında, sadece peygamber döneminde mensup oldukları İslam devletine ihanet etmekle kalmadılar, bunun da ötesine geçerek kanunlarına başkaldırdılar (zekât ödemeyi reddettikten) sonra bu devleti dağıtmak için örgütlendiler. Öyleyse bu anlamıyla mürtet, İslam devletine başkaldırarak savaşan, komplo kurup düşman adına casusluk ve benzeri işlere girişen kişidir.
Öyleyse İslam fıkhının mürtetle ilgili hükmü bu anlamıyla inanç özgürlüğüne karşı bir hüküm değildir. Tersine vatana, millete, devlete ihanete karşıdır. Buna bir de dini ve inanç özgürlüğüne karşı bir hırsız veya
Kölelik” sorununun gündeme getirildiği birinci ilke düzeyinde İslam’da köleliği pekiştiren bir hüküm olmadığını söylemek yeterlidir. Savaş esirleriyle ilgili hükümler olduğu gibi, köleleri özgürlüklerine kavuşturmayı ibadet (kefaretlerde bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak) ve zaruri bir toplumsal talep (yani esirler için fidye ödenmesi) sayan hükümler de vardır. Bu arada kölelik Yahudilikten tutun, Hristiyanlığa kadar semavi dinlerin de, Yunan felsefesinin de birlikte yaşadığı tarihi bir olgudur. Kölelik ancak modern çağda yasaklanabilmiştir. Buna karşılık İslami yaşamada genel eğilim hiç kuşkusuz bu olgunun tasfiye edilmesi yönündedir. Bunu yaparken de insanın hür yaratılmış olduğu ilkesinden yola çıkılır. Bu konuda Ömer bin Hattâb’ın şu meşhur sözünden daha güçlü bir delil olabilir mi? “Annelerinden hür doğan insanları siz nasıl köle edinirsiniz?” Yine bu konuda ileri gelen bazı sahabenin aslen köle ve mevali olmasından daha güçlü bir delil olur mu? Bunlar İslam’a girerek İslam’dan önce Kureyş’in ileri gelenlerinden olan kimselerle eşit seviyede olmadılar mı?