EN BÜYÜK MERHAMETSİZLİK, KENDİMİZE YAPTIĞIMIZ!
8/10
·192 syf.··
Beğendi
·
2026 51. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 16 Haziran 2026 17:20
Bir insanın kendini tüketmesi için gerçekten çok büyük acılar mı yaşaması gerekir? Yoksa her gün biraz daha yorulmak, herkese yetişmeye çalışmak, kimseyi kırmamak için kendinden vermek, sürekli daha iyisini yapmak zorundaymış gibi hissetmek de insanı fark ettirmeden tüketmeye yeter mi? Herkese selamlar sevgili kitap dostlarım. Bugün Beyhan Budak ’ın yeni kitabı Kendini Tüketmeden Yaşa ’yı kendimce inceleyeceğim. Hazırsanız başlayalım… Öncelikle Beyhan Hoca ön sözde kitabın nasıl ortaya çıktığından bahsetmiş, ben de bunu sizlerle paylaşmak istiyorum: Beyhan Budak kendini kötü hissettiği dönemlerde kendisine sık sık şu soruyu soruyormuş: “Eğer şu an kendime terapiye geliyor olsaydım, kendime ne söylerdim?” Sonra da böyle zamanlarda kendisine iyi gelen düşünceleri, fark ettiği şeyleri, hayat tecrübelerini bir yerlere not almaya başlamış. Bu düşünceleri yıllar boyunca seminerlerinde, videolarında insanlarla paylaşmış ve insanların bunlardan faydalandığını görünce de bir gün kitaplaştırmayı hayal etmiş. Şu an incelemesini yaptığım kitap da aslında bu hayalin ürünü. Belki de bu yüzden kitap boyunca kendimi akademik bir psikoloji kitabı okuyor gibi değil de yıllardır insanı gözlemleyen, mesleğini severek yapan ve en önemlisi anlattığı şeyleri gerçek hayatın içinden süzen biriyle sohbet ediyormuş gibi hissettim; ki zaten Beyhan Hoca’nın en sevdiğim taraflarından biri bu… Günümüzde kişisel gelişim ve psikoloji alanında içerik üreten o kadar çok insan var ki… Bir kısmı insanı birkaç dakikalığına iyi hissettiren ama hayatın içinde hiçbir karşılığı olmayan cümleler kuruyor. Dinlerken güzel geliyor, paylaşırken havalı duruyor ama iş gerçek hayatla yüzleşmeye gelince elde koca bir hiç kalıyor. Beyhan Hoca’yı yıllardır takip eden biri olarak onu farklı kılan şeyin tam da burada olduğunu
Edebiyat
Kendini Tüketmeden YaşaBeyhan Budak · Kronik Kitap · 202652 okunma
Puan vermedi·148 syf.··
Beğendi
·
2026 32. kitabı
·
29 saatte okudu
·
Okunma: 14 Mayıs 2026 20:13
Mouffe'a göre, her ne kadar "merkez siyaset", "ideolojilerin sonu", "sağ-sol ayrımı kalmadı" gibi söylemler yaygınlaşmışsa da siyasetin özü çatışmadır. İnsanları yalnızca iyi yönetilmek isteyen bireyler gibi kurgulamak, farklı kimliklerin, aidiyetlerin görmezden gelinmesine yol açar, bu da sağ popülizm, aşırı milliyetçi hareketler gibi çeşitli uç siyasal projelerin ortaya çıkmasına sebep olur. Bu duruma yol açan, "Üçüncü Yol" gibi merkezci konsensüs siyasetçilerinin antagonizmaları siyasal alandan dışlamalarıdır Mouffe'a göre. Böylesi bir dışlama, siyasi tercihleri de bireysel özelliklere indirger, oy verme davranışını cahillik veya irrasyonellikle açıklamaya çalışmak gibi. Halbuki gerçekte olan siyasal karşıtlık ve çeşitliliktir. Şu halde ortadan kaldırılması gereken düşmanlar çıkmaz açığa, ama bu mücadele edilmeyecek anlamına da gelmez. Düşman değil, meşru bir hasım haline gelen insanlar olması gerektiğini düşündükleri şeyler için mücadele ederler. Mouffe ortak demokratik kurallar çerçevesinde mücadele edilen bu modele agonistik demokrasi diyor, gerçekleştirilebilirliği ise hayli şüpheli. Elbette çatışmanın bitmeyeceği, günümüz siyasal partilerinin temsil krizine ve popülizmin yükselişine yönelik teşhisleri bu çalışmayı değerli kılıyor. Ancak önerisi bulanık, hatta uygulanabilirliği mümkün mü emin değilim. Temsili sağlayacak ve demokrasiyi işler kılacak olanın sınıf, cinsiyet, ırk vb. gibi çeşitli tahakküm biçimlerine karşı çıkan grupların geniş bir sol hegemonya oluşturması olduğunu iddia ediyor. Burası da epey zor, günümüz birleşememelerini ele alırsak. Kaldı ki sağ grupların birleşmesi sol grupların birleşmesine göre her zaman daha kolay. Yine de sağ popülizmle mücadelenin yolunu bir karşı mücadeleyle solun birleşmesi olarak görmesi umut vaat ediyor.
Demokratik ParadoksChantal Mouffe · Epos Yayınları · 201515 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
10/10
·440 syf.··
Beğendi
·
2026 32. kitabı
ZAFER BAHÇESİ Merhaba arkadaşlar bugün harika bir eserle karşınızdayım. Yayınevinden ilk kez okuma yapıyorum ve daha önce okuma yapmadığıma pişman oldum ya. Neyse bir başlangıç yaptık ve artık devamı gelecek. Özellikle kendinden püsküllü ayraçlı olması muhteşem bir detay. Kitap oldukça akıcı, bazı sayfalarda görsellerin olması ise ayrı bir tat katmış. Hatta ben arada story atacaktım ama kitap o kadar akıcı ve merak duygusuyla ilerliyor ki elimden bırakmadan okudum ve bir baktım son sayfadayım. En sevdiğim yönlerinden biri, sadece bir dönem romanı olmaması; aynı zamanda umut, cesaret, fedakarlık ve yeniden başlamanın da hikayesi olmasıydı. Karakterlerle birlikte üzüldüm, heyecanlandım ve onların yaşadıklarını iliklerime kadar hissettim. Savaşın gölgesinde geçen bu hikaye de hem dönemin atmosferini hem de karakterlerin duygularını çok güzel yansıtmış. Özellikle Emily'nin yaşadığı değişime ve verdiği mücadele beni hikayeye daha da bağladı. Eser boyunca merak duygum hiç azalmadı ve sayfalar su gibi aktı. Eser bizleri 1918 yıllarına götürüyor, savaşın ve yaşam mücadelesinin yaşandığı zamana. Emily 21 yaşında genç ve güzel bir kız. Ailesi üst düzey bir konum da yargıç bir babanın kızı. Savaşta abisini kaybederler bu yüzden ailesi onu korumak adına özgür bırakmazlar. Emily savaştan dolayı çöküşte olan ülkesine gönüllü olarak yardımcı olmak ister. En yakın arkadaşı gibi gönüllü hemşire olmak ister ama kabul görülmez. Nekahethane de yaralı şekilde yatan Avustralya'lı Subay Robbie'le tanışır. İkili birbirlerine karşı birşeyler hissederler. Evlenmek isterler ama Emily'in ailesi karşı çıkar. Emily artık evden ayrılıp sevdiğine daha yakın olabilmek için çalışmak ister. Tarımla, çiftlikle uğraşan Kara Ordusana yazılır ve çalışmaya başlar. Sıradan insanların içinde hiç yapmadığı
Zafer BahçesiRhys Bowen · Arkadya Yayınları · 202640 okunma
Güneş batar, Gece hizmet eder.
9/10
·406 syf.·
2026 74. kitabı
Selam! Beni çok gururlandıran bir kitapla birlikteyiz bu gün. Övgü Deveci Safi'nin Hainin Mührü kitabını okurken hissettiğim ilk şey heyecan ve merak kadar, garip bir şekilde gururdu. Çünkü bu kitabın ortaya çıkabilmesi için verilen emeği az çok biliyordum ve sayfalar ilerledikçe o emeğin her satıra sindiğini görmek beni mutlu etti. Daha ilk sayfalarda Derin Deniz'in uğultusu insanı içine çekiyor. Deniz burada yalnızca bir fon değil; yaşayan, öfkelenen, hatırlayan ve unutmayan bir güç gibi. Zaten kitabın açılışında da bunu hissediyoruz. Açgözlülüğü yüzünden dünyasını tüketen insanlığın ardından deniz yükselmiş, eski dünyayı yutmuş ve geriye İkinci Dünya denilen yeni bir düzen bırakmış. Bu başlangıç bana özellikle çok çarpıcı geldi çünkü klasik bir kıyamet sonrası hikâyesi okumuyordum. Doğa burada felaketin kurbanı değil, bizzat cevabıydı. Kitabın konusu ilk bakışta oldukça basit görünüyor. Her biri farklı amaçlara, farklı korkulara ve farklı umutlara sahip beş genç, varlığı bile kesin olmayan Gizliman'a ulaşmaya çalışıyor. Fakat hikâye ilerledikçe aslında bunun bir yolculuk romanından çok daha fazlası olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü yol boyunca yalnızca denizle, düşmanlarla veya sistemle değil, kendi içlerindeki umutla da mücadele ediyorlar. Kitabı bitirdiğimde zihnimde kalan temel düşünce şu oldu: Hainin Mührü, umut bir insana en fazla ne yaptırabilir sorusunun cevabı. Distopya türünü seviyorum ama son yıllarda çıkan birçok distopyanın aynı hataya düştüğünü düşünüyorum. Düzen kötüdür, kahraman bunu fark eder ve birkaç bölüm sonra isyan başlar. Oysa gerçek hayatta hiçbir şey böyle işlemez. İnsanlar önce izler, sonra düşünür, sonra sorgular. Rahatsızlık büyüdükçe öfkeye dönüşür ve ancak o noktada harekete geçerler. Hainin Mührü'nün en başarılı olduğu noktalardan biri de
Duygu ve Düşünce
Hainin MührüÖvgü Deveci Safi · Perseus Yayınevi · 2024449 okunma
Lanetli Kitap
Puan vermedi·143 syf.··
2026 24. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 15 Haziran 2026 13:01
Merhabalar; bugün incelemesini yapacağım eser, çocukluğumda Muhteşem Yüzyıl dizisini izlerken, Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü sadrazamı Pargalı İbrahim Paşa'nın elinde gördüğüm andan beri içimde büyüyen büyük bir merakın ürünüdür. Dizide koca bir imparatorluğun kaderini tayin eden İbrahim Paşa, bu gizemli kitabı masanın üzerine koyup dostuna dönerek, "Arkalı İbrahim, bir kitaptan korktuğumu ilk defa gördüm..." diyor ve ardından sayfaları çevirip dönemin siyasetini sarsan şu can alıcı satırları okuyordu: "Osmanlı monarşisi bir sultan tarafından yönetilir, diğerleri onun kullarıdır; ülkesindeki yöneticileri istediği gibi tayin eder ve istediği gibi değiştirir. Fransa'da ise birçok eski senyör ve onların imtiyazları vardır, kral onların imtiyazlarına dokunamaz. Bu yüzden padişahın krallığını işgal etmek zor, Fransa'yı işgal etmek ise kolaydır. Osmanlı'ya saldırılırsa bütün ülke karşılarında bir birlik olarak görülür ama padişahın soyu ortadan kaldırılırsa da başkaldıracak bir şey kalmaz, geriye kalanların halk üstünde bir hükmü ve fikri yoktur. "İbrahim Paşa'yı ve tüm dünyayı dehşete düşüren bu satırlar, Niccolò Machiavelli'nin tam 500 yıl önce parçalanmış İtalya'yı birleştirmek amacıyla kaleme aldığı, dini, ahlakı ve devlet yapılarını politik birer güç aracı olarak ifşa eden ölümsüz eseri Prens'in ta kendisidir. Hükmü korumak adına bir liderin ağları tanımak için bir tilki, kurtları korkutmak içinse bir aslan olması gerektiğini söyleyen bu çıplak iktidar dili, Katolik Kilisesi tarafından yüzyıllarca yasaklanmıştır. Ancak felsefe tarihinin en büyük dehalarından Jean-Rousseau, Toplum Sözleşmesi adlı yapıtında bu esere ezber bozan bir pencere açarak, "Machiavelli krallara ders verir gibi yaparak uluslara büyük öğütler vermiştir. Onun Prens adlı yapıtı,
PrensNiccolo Machiavelli · Doruk Yayınları · 201520,3bin okunma
9/10
·40 syf.··
2026 17. kitabı
Omelas'ı Bırakıp Gidenler sayfa sayısı bakımından oldukça kısa olmasına rağmen, etkisi birçok romanın bıraktığından daha derin olan bir öykü. İlk okunduğunda birkaç sayfalık bir ütopya tasviri gibi görünse de, satırlar ilerledikçe okur kendisini felsefi, ahlaki ve vicdani bir sorgulamanın içinde buluyor. Bu nedenle Omelas, yalnızca bir öykü değil; insanlığın adalet anlayışına tutulmuş bir ayna olarak değerlendirilebilir. Kusursuz Bir Dünyanın Kuruluşu Öykü, Omelas adlı bir şehirde düzenlenen coşkulu bir festivalle başlar. İnsanlar mutludur, çocuklar güler, müzikler çalar, şehirde savaş, açlık, baskı ya da korku yoktur. Ancak burada dikkat çekici bir anlatım tekniği vardır: Ursula K. Le Guin, Omelas'ı ayrıntılarıyla tarif etmek yerine sık sık okura dönerek şehrin eksik parçalarını onun hayal gücüyle tamamlamasını ister. Bu yaklaşım tesadüf değildir. Çünkü Omelas belirli bir şehir değildir. Okurun zihninde şekillenen, onun "mükemmel toplum" fikrini temsil eden bir semboldür. Her okur kendi Omelas'ını kurar. Böylece öykü yalnızca kurmaca bir şehri değil, okurun değerlerini de anlatmaya başlar. Hikâyenin Kırılma Noktası Festival görüntülerinin ardından okur sarsıcı gerçekle karşılaşır. Şehrin bütün mutluluğu, karanlık bir odada tek başına yaşayan bir çocuğun acısına bağlıdır. Çocuk kir içindedir, açtır, sevgiden yoksundur ve insanlık dışı koşullarda yaşamaktadır. Dahası, herkes bu durumdan haberdardır. Omelas'taki her birey büyüdüğünde o çocuğu görür ve şehrin mutluluğunun bedelini öğrenir. İşte öykünün asıl gücü burada ortaya çıkar. Le Guin okura şu soruyu yöneltir: "Eğer binlerce insanın mutluluğu tek bir masumun acısına bağlıysa, bunu kabul eder miyiz?" Bu soru teorik olarak kolay görünür. Çoğu insan "Hayır" cevabını verir. Ancak yazar, mutluluğun,
Omelas'ı Bırakıp GidenlerUrsula K. Le Guin · İnka Kitap · 202617 okunma