Ey açlık! Seni midemde, iliklerimde, kanımın yuvalarında duydum. Ve sen, benim iyi, benim şefik ve rahim olan soyum, insan soyu, sen ebedi tokluğu fethedeceksin!
"Biz çok zengindik memlekette, şimdi çok utanıyorum."
"Neden?"
"Şu postallarımdan..."
"Aldırma..."
"Aldırma mı? Ayıp değil mi bunlarla..."
"Neden ayıp olsun? Benim bir ağabeyim var, der ki: eski ayakkabılarımdan zenginlerimiz utansın..."
İş arardım... Fakat nerede?... Anadilinden gayrısını bilmeyen, dalgın, avare bir çocuğa kim iş verir? Kendimi "İki Çocuğun Devriâlemi"ndeki Jano kadar kuvvetli, Yanik kadar da cambaz sanmama, iş istediğim patronların lüzumundan çok kocaman göbekleriyle kat kat gerdanlarına bıyık altından gülecek kadar zeki olmama rağmen bu tip insanlar beni ürkütürlerdi.
Sevgi Soysal, daha önce okumadığım bir tarzla romanını işlemiş. Roman, bugün Sıhhiye olarak bilinen Yenişehir'de meydana gelen bir olay (olayın ne olduğunu söylemeyeceğim) çerçevesinde okuyucuya farklı insan manzaları sunuyor. Profesör, tezgahtar, ayakkabı boyacısı, fahişe, mirasyedi... hepsi olayın şahidi oluyorlar. Soysal ise bu şahitlerin kısa yaşam öykülerini hayata bakışlarıyla harmanlayarak, ilginç geçişlerle bezeyeyerek bazı geri dönüşlerle (flashbacklerle) ele alıyor ve karşımıza gökkuşağından renklerle bezeli bir tablo çıkıyor. Bu eser gerçekten bir resim! Bir parçasıyla hiç değişmediğini gördüğümüz bir Türkiye resmi, bir Ankara resmi...
Kitabı okurken bazı karakterleri yadırgadım, haksız buldum, kınadım. Bazılarında kendimden parçalar buldum. Roman, insanın bir yönüyle de bahsettiğim tablo içerisinde kendisini yakalamasına fırsat veriyor. Kendi yerinin neresi olabileceğini sorgulamasına yol açıyor. Bazı olumsuz yorumlara takılmadan okumanızı şiddetle tavsiye ederim.
Not: Kitap hakkındak tek olumsuz eleştirim kapak tasarımı konusunda olacak. Ben İletişim Yayınları baskısını okudum ve gerçekten şimdiye kadar gördüğüm en kötü kapak tasarımı diyebilirim.