Bütün gün çalıştığı, geceleri de bir gün daha iyi para kazanmak umuduyla akademinin gece derslerine devam ettiği, gereksiz hiç para harcamadığı, kendisini —susuz bir yaz limonundan bardaklar dolusu limonata çıkarmak istercesine— sıktığı halde hiçbir şeyi değiştiremediği için kararıyordu içi.
Kırk yılın birinde köye kaymakam gelmiş, konuşmuş, konuşmuş, konuşmuş, köylüler de dinlemişler, dinlemişler. Sonunda köylünün biri, "A kaymukam bey, daha okuyaydın da kolcu olaydın ya!" demiş.
Önsözler kitaplarla, kitaplar şehirlerle aranıza girebilir. Bir kitabı da bir şehri de tanımanın en iyi yolu, doğrudan içine dalmaktır oysa. Bana sorarsanız bu önsözü arlayıp kitaba doğrudan başlayın derim, çok istersiniz sonra geri dönebilirsiniz; Henüz tanışmadığı kişilerin dedikodusundan ne kadar haz alabilir ki insan?
Bereketli Topraklar Üzerinde... Kitap üzerine pek çok şey söylemek istiyorum fakat okuyacak olanların kendilerinin keşfetmesinin daha etkileyici olacağını düşündüğüm için yalnızca şunları söylemek istiyorum: Kitap, Yeşil Çam'dan alışık olduğumuz, hafif karikatürize edilmiş, "kente göç etmiş köylü insanın hâlleri" temasını üç köylü karakter üzerinden bambaşka bir çerçeveden sunuyor. Belki de Orhan Kemal'in derdi kapitalizmin gerçek yüzünü göstermekti fakat ben moral değerler üzerine bir anlatı geliştirdiğini düşünüyorum. İnsanlığımıza bir ayna tutarak hesapçılığımızı, fırsatçılığımızı ve en önemlisi ahlak anlayışımızı gözler önüne seriyor. Bunu da daha ziyade köylü insanları veya köyle bağı olan insanları merkeze alarak yapıyor. Karakterlerini insanın belki de doğasına en yakın yaşama şansını bulduğu köyden seçmesi benim "insanın özü nedir?" veya "bu coğrafyada yaşan insanın özü nedir?" sorusu içerisinde debelenmeme neden oldu.
Kitapta okuduğum her mesele karşısında "Biz sahiden böyle miyiz?" sorusunu sormadan edemedim. Her seferinde kendimi bir hesaba çektim. Hesabın bittiğini söylemek de çok güç...