Adından da kolayca anlaşıldığı gibi açlık üzerine bir kitap bu. Eh, konu basit… Açlık… Hepimiz biliriz açlığın ne demek olduğunu, bir sebeple deneyimlemişizdir bile. Hatta iş konuşmaya gelince sebepleri nedir, açlık ve yoksulluk nasıl engellenir, kimin ne yapması gerekir; mutlaka fikrimiz vardır. Ama acaba gerçekten biliyor muyuz açlığın ne demek olduğunu? Aç insanın neler yaşadığını? Sokaklarda her gün görüp yüz çevirdiğimiz nicelerinin içinde bulunduğu o çıkışsız girdabı?
İşte Knut Hamsun bu yarı otobiyografik çarpıcı romanında aç bir insanın yaşadıklarını en ince ayrıntısına kadar paylaşıyor okuyucusuyla. 1800lü yılların sonlarında, Norveç’in başkenti Kristiania’da (şimdiki adı ile Oslo) bir genç… Yazar olma hayalleri kuruyor; yayınlanan yazıları başına gazetelerden aldığı birkaç kuruş ile geçinmeye çalışıyor. Yazıları umduğu kadar beğenilmeyince önce açlık ve yoksulluğun pençesine düşüyor, akabinde deliliğin sınırına doğru ilerİiyor. Hamsun açlıktan ölmek üzere olan bir gencin bu fiziksel ve ruhsal çöküşünü etkileyici bir dille anlatıyor. Bu çaresizlik anlarında dahi postu dik tutmaya çalışması, değerlerini korumaya çabalaması, saygınlığın o dış kabuğunun ardına saklanması, Hamsun’un kahramanını eşsiz kılıyor. Çalmıyor, dilenmiyor, kendini acındırmıyor, yalvarmıyor o. Günler süren açlık sonucu elleri titrer, gözleri kararır, bacakları tutmazken dahi gururunu, belki de geride kalan o son hayat ipini, elinden kesinlikle bırakmıyor.
Tüm romanı neredeyse hiç diyalogsuz; geçmişini hiç paylaşmadığı, fiziksel özelliklerine ise şöyle bir değindiği kahramanının iç sesi ile anlatırken sürükleyici ve etkileyici bir akış yakalamayı başarıyor Hamsun. Kahramanımızın ne geçmişini, ne de ailesini biliyoruz; zira onunla birlikte sadece bugüne, sadece açlığını nasıl bastıracağına