Bazı kitaplar vardır; kapağını kapattığınızda sadece bir kitabı bitirmiş olmazsınız, derin izler bırakan bir yolculuk yapmış gibi hissedersiniz. Bu kitap benim için tam olarak böyle, bitmesini hiç istemediğim nadide bir yolculuk oldu.
Kitabın adındaki "uzun yol" ifadesi, ilk bakışta coğrafi bir mesafeyi çağrıştırsa da sayfalar ilerledikçe anlıyorsunuz ki bu yolculuk aslında insanın kendi iç yolculuğu ve anlam arayışı... Yazar, motoruyla çıktığı yolculukta fiziksel bir rota çizerken, aynı zamanda okuru kendi iç dünyasında, kendini arama ve bulma seferine çıkarıyor. Çocukken hayal edilen o coğrafi yolculuklar ile olgunluk çağında çıkılan yolculukların arasındaki derin fark, insanın anlam arayışının durulduğu, olgunlaştığı o muazzam limanda –yani İstanbul’da– dinginliğe kavuşuyor.
Okuma süreci boyunca kendimi sadece içsel bir hesaplaşmanın içinde bulmadım; aynı zamanda muazzam bir edebiyat sofrasında gibi hissettim. Batı ve Doğu edebiyatının zihnimize bıraktığı izleri sayfa sayfa solumak adeta bir "Yıldızlar Geçidi"ni izlemek gibiydi. Doğu’nun kalbinden süzülen beyitler, Batı’nın düşünce dünyasından yükselen sesler o kadar zarif bir şekilde harmanlanmış ki hayata dair ne varsa adeta bu kitapta can bulmuş. Kalbime dokunan o güzel mısraların eşliğinde, kitabı çok kısa bir sürede, adeta bir solukta bitirdim.
Beni derinden etkileyen ve kitabın emeline ulaştığının kanıtı olan kısım ise şüphesiz son dokunuştu. Yazarın finalde yer verdiği Yunus Emre’nin o malum sözü ruhuma işledi: "Bu cihan cehennemini sekiz uçmağ ede bir söz"
Eğer bir kitap, sizi bu dünyanın bitmek bilmeyen telaşlarından, günlük hayatın keşmekeşinden ve sıkıntılarından çekip alabiliyorsa; zihinsel ve ruhsal olarak sizi içsel bir cennet yolculuğuna çıkarabiliyorsa, işte o kitap gayesine ve emeline tam