“Bütün dikkatini kapıya yöneltmiş olan Gregor, ‘Keşke içeri gelseler de, beni görseler!’ diye düşündü. Babasının sert sözlerini, annesinin ağlayışını, kız kardeşinin onları susturmaya çalışmasını duydu. Ama kimse içeri gelmedi. Kimse onu görmeye cesaret edemedi. O an anladı; artık sadece bir böcekti, bir oğul, bir kardeş, bir insan değil.”
“O an anladı. Onu kurtaracak kimse yoktu. Hiçbir zaman olmamıştı. O’Brien haklıydı: İhanet, yalnızca kendine yapılır. Julia’yı düşünmek istedi ama zihninde onun yüzünü bile canlandıramadı. Sanki hiç var olmamıştı. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu, ama neden ağladığını bilmiyordu. Belki de acıdan, belki de tamamen kaybolduğunu fark etmenin verdiği o boğucu duygudan. Artık yalnızca bir kabuktu; içi boş bir kabuk.”
“Seni seviyorum,” dedi Julia. Bu iki kelime, Winston’un içindeki karanlık dehlizlere bir meşale gibi indi. Yıllardır hissetmediği bir sıcaklık, damarlarında dolaşan bir alev gibi tüm bedenini sardı. İlk kez, yenilmez sandığı yalnızlık çatırdadı. İlk kez, Partinin ulaşamayacağı bir yerin var olabileceğine inandı.