cantabile

cantabile
@cantabile
"Indefinite attitudes to the future explain what’s most dysfunctional in our world today. Process trumps substance: when people lack concrete plans to carry out, they use formal rules to assemble a portfolio of various options. This describes Americans today. In middle school, we’re encouraged to start hoarding “extracurricular activities.” In high school, ambitious students compete even harder to appear omnicompetent. By the time a student gets to college, he’s spent a decade curating a bewilderingly diverse résumé to prepare for a completely unknowable future. Come what may, he’s ready—for nothing in particular. A definite view, by contrast, favors firm convictions. Instead of pursuing many-sided mediocrity and calling it “well-roundedness,” a definite person determines the one best thing to do and then does it. Instead of working tirelessly to make herself indistinguishable, she strives to be great at something substantive—to be a monopoly of one. This is not what young people do today, because everyone around them has long since lost faith in a definite world. No one gets into Stanford by excelling at just one thing, unless that thing happens to involve throwing or catching a leather ball."
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
"Hasan Bey'le Ayaşlı'nın boylarında, soylarında, birbirine benzeyen yerleri olduğu gibi, yetişip büyümelerinde, huylarında da bir benzerlikleri vardı. Bunların ikisi de köy beylerinin çocuklarıydılar. Köyde doğmuş, bey olarak büyümüşlerdi. Eğer zaman yaşatmak isteseydi bunlar ikisi de birer derebeyi olacaklardı. Hayat bu yolları kapadığından Hasan Bey kahve dedikoducusu, kabadayı, işadamı, Ayaşlı da hilekar, alışverişçi oldular."
"The idea is that you have to take risk to get ahead, but no risk that can wipe you out is ever worth taking. The odds are in your favor when playing Russian roulette. But the downside is not worth the potential upside. There is no margin of safety that can compensate for the risk. Same with money. The odds of many lucrative things are in your favor. Real estate prices go up most years, and during most years you’ll get a paycheck every other week. But if something has 95% odds of being right, the 5% odds of being wrong means you will almost certainly experience the downside at some point in your life. And if the cost of the downside is ruin, the upside the other 95% of the time likely isn’t worth the risk, no matter how appealing it looks. Leverage is the devil here. Leverage—taking on debt to make your money go further—pushes routine risks into something capable of producing ruin. The danger is that rational optimism most of the time masks the odds of ruin some of the time. The result is we systematically underestimate risk. Housing prices fell 30% last decade. A few companies defaulted on their debt. That’s capitalism. It happens. But those with high leverage had a double wipeout: Not only were they left broke, but being wiped out erased every opportunity to get back in the game at the very moment opportunity was ripe. A homeowner wiped out in 2009 had no chance of taking advantage of cheap mortgage rates in 2010. Lehman Brothers had no chance of investing in cheap debt in 2009. They were done."
"Sonunda nihayet odasının aralık olan kapısının önüne vardığında, bedeninin yardım olmaksızın içeriye giremeyecek kadar geniş olduğunu fark etti. Babası içinde bulunduğu ruh hali nedeniyle Gregor’un rahatça içeri girebilmesi için kapının diğer kanadını açmayı aklının ucundan bile geçirmiyordu. Kafasındaki tek düşünce, Gregor’un mümkün olduğu kadar çabuk odasına girmesiydi. Gregor’un toparlanmasına ve bu şekilde kapıdan girebilmesi için ihtiyacı olan bir sürü hazırlığa izin vermeye ise hiç mi hiç niyeti yoktu. Tam aksine, sanki Gregor’un o daracık aralıktan geçebilmesi için hiçbir engel yokmuş gibi onu büyük gürültüyle içeri sokmaya çalıştı; Gregor’un arkasında çınlayan bu ses sanki sadece babasının değil de birçok kişinin sesiydi; ve Gregor –ne olursa olsun– kapıdan girmeye çalıştı. Bedeninin bir bölümü yükseldi, kapının ağzına yan dönmüş bir şekilde sıkıştı, böğrünün bir kısmı yara bere içinde kalmıştı, beyaz kapıda iğrenç lekeler oluşmuştu, derken tamamen sıkıştı ve tek başına hareket etmesi olanaksız hale geldi, bacaklarının birkaçı havada çırpınıyordu, birkaçı da ağır bedeniyle zemin arasına sıkışmış, acı içinde kıvranıyordu – tam o sırada babası arkasından öyle bir kuvvetle vurdu ki Gregor sıkıştığı yerden kurtulup kanlar içinde odasının içine adeta uçtu. Üstüne bir de bastonla kapı kapatıldıktan sonra içerisi derin bir sessizliğe gömüldü."
"Eğer ameliyat yapmak yerine her akşam dairemde koroyla birlikte şarkı söylemeye başlarsam, yıkım gelir, beni bulur! Eğer tuvalete gittiğimde, ifademi bağışlayın, klozetin yan tarafına işersem, üstelik Zina ve Darya Petrovna da aynısını yaparsa tuvalette yıkım ortaya çıkar. Bundan hareketle, yıkım klozette değil, kafalardadır! Bu bariton sesliler “Vuralım yıkıma!” diye bağırdığında gülüyorum. (Filip Filipoviç’in yüzü öyle bir ekşidi ki, ısırıklının ağzı açık kaldı.) Yemin ederim, bana komik geliyor bu! Çünkü bundan her biri kendini bir güzel pataklamalı sonucu çıkar! Dünya devrimini, Engels’i ve Nikolay Romanov’u, ezilen Malayları ve benzeri halüsinasyonları ağızlarından tükürüp asıl işlerine, yani kümeslerin temizliğine başladıkları zaman yıkım kendiliğinden ortadan kalkar. İki tanrıya kulluk edilmez! Aynı anda hem tramvay yollarını temizleyecek, hem de pasaklı İspanyol çocuklarının kaderini tayin edeceksin. Bunu kimse beceremez, doktor, hele ki Avrupalıların iki yüz yıl gerisinden gelen, pantolonunun düğmesini bile doğru dürüst ilikleyemeyen insanlar hiç beceremez!”