kendime ne zaman kim oldugumu sorsam, karsima bir carpitma meselesi cikiyor. yani "ben" dedigim sey yasanmis her seyin ardindan olusan bir iz gibi geliyor bana. bu iz de dunyanim carpitilmis bir versiyonundan baska bir şey degil bence
"Doğruluk, dürüstlük, hilesizlik, merhamet ve yaratılan her varlığa saygı duymak gibi ahlaki sıfatlar; esasen dinin özü, şeriatın hükmü ve Allah’ın kesin emridir. ​Ne hazindir ki, bugün Batı dünyası bilerek yahut bilmeyerek bu ilahi ve ahlaki hükümleri hayatlarında tatbik ederken; nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde bu yüce değerlerden bir kaçış, bir çarpıtma ve derin bir yozlaşma müşahede edilmektedir. ​İslam’ın emrettiği güzel ahlakı başkaları yaşarken, Müslüman coğrafyanın kendi özünden uzaklaşması asrın en büyük tezatlarından biridir."
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
İğrençleşen toplum Bir toplumu hasta olarak nitelendirmek, bireylerin günlük şikayetlerinden çok daha derin bir sorgulamayı gerektirir. Çünkü toplum, yalnızca bireylerin toplamı değildir. Onun kendi ruhu, kendi bilinci ve kendi körlüğü vardır. Bazen bu körlük o kadar derindir ki, bireyler kendi acılarını hisseder ama bu acının kaynağının toplumsal dokunun çöküşünde yattığını fark etmez. Hasta bir toplumun ilk belirtisi, yalnızca sokaklarda görülen yoksulluk veya günlük hayattaki huzursuzluk değildir. Daha temelde; hakikatin çarpıtılması, özgürlüğün bastırılması, anlamın yitirilmesi, dayanışmanın çökmesi, hayatın tarihsizleştirilmesi, ölümün inkârı ve yabancılaşmanın derinleşmesi gibi yapısal yaralardır. Ve bu yaralar bireylerde farklı şekillerde ortaya çıksa da aslında aynı hastalığın farklı yüzleridir. Peki böyle bir toplumdan nasıl kurtuluruz? İyileşme ne sihirli bir reform paketinde ne de tek bir kurtarıcı figürdedir. İyileşme ancak bireyin düşünme cesaretiyle başlar. Çünkü filozofların defalarca işaret ettiği gibi, toplumsal dönüşümün ilk adımı, insanın kendini bağlayan zincirlerin farkına varmasıdır. Hasta bir toplumun en bariz semptomu hakikatin çarpıtılmasıdır. Hakikat, bir organizmanın sinir sistemi gibi, toplumsal varoluşun işleyişini düzenleyen temel bir ağdır. Bu ağ tıkandığında veya bozulduğunda, toplumun gerçeklikle bağı zayıflar, algıları bulanıklaşır ve sonunda kendini yönetmesinin rasyonel temeli kaybolur. Çarpıtma, genellikle açık bir yalandan çok daha sinsi bir süreçle işler. Propaganda, dezenformasyon ve yanıltma teknikleri, hakikati doğrudan inkâr etmeyerek, onu bağlamından çıkararak veya önemsiz detaylarla örtbas ederek etkisiz hale getirir. Hannah Arendt’in dediği gibi, totaliter rejimlerin temel amacı hakikati yok etmektir. Bu tespit durumu
1000Kitap
2. Cumhurbaşkanımız, İstiklal harbimizin Batı Cephesi kumandanı, Tüm baskı ve zorlamalara rağmen, ülkemizi 2. dünya savaşının dışında tutmayı başararak zaten savaş yorgunu olan yoksul ve bitkin halkımızı çok bir büyük felaketten koruyan büyük siyasi deha İsmet İNÖNÜ’yü; 1950 Sonrasında türlü siyasi manevralar ve üretilen algı söylemleri ile halkın önemli bir kesiminin gözünde olmadık bir yere getirmeyi başarmışlardır. Bu betondan sağlam çelikleşmiş algılar, 70 sene boyunca etkinliğini hiç kaybetmeden ayakta durmayı başarmıştır. Ve muhtemelen de kıyamete kadar da bu topraklarda ciddi taraftar bulmaya devam edecektir. Bu algı, yalan, kara propaganda, çarpıtma, iftira projesini bu kadar başarı ile yürütüp böylesi bir tabloyu ortaya çıkarmayı başaran yani böyle bir adamı öyle bir şekilde gösterebilen ve bunu kalıcı kılan siyasi iradeyi tüm bileşenleri ile birlikte tebrik etmek lazımdır. Tabi bu yoldaki en büyük emektarlardan olan, itibarı ve halk üzerindeki etki gücü ile sürece en önemli katkıyı veren üstad Necip Fazıl KISAKÜREK’i de anmamak büyük haksızlık olur. Paşayı rahmetle anıyorum.
Sen kimsin? Ben kimim? Biz kimiz? Üç kelime. Bir soru. Her yerde ortaya çıkan bir soru; bağlamlar arasında, versiyonlar arasında, kendimizi tanımlama girişimlerimizin her birinde. Bize sürekli kim olduğumuz soruluyor. Ve biz de cevap veriyoruz. İsimlerimiz, yaşımız, nereden geldiğimiz, nelerden hoşlandığımız, kimi sevdiğimiz, ne iş yaptığımız. Formlar soruyor. Kurumlar bunu gerektiriyor. İlişkiler bunu pekiştiriyor. Doğduğumuzdan beri doldurduğumuz bu sayfayı, satır satır, detay detay sunuyoruz. Ve tüm bunlardan sonra bile, bize tekrar soruluyor: Siz kimsiniz? Hiçbir şeyin yeterli gelmemesi ne kadar garip. Ne kadar bilgi, ne kadar özenle hazırlanmış bir giriş, ne de birikmiş gerçekler soruyu tam olarak yanıtlıyor. Bunun yerine, daha ileri gitmemiz söyleniyor. İçimize bakmamız, daha derin bir şey bulmamız, rollerden, etiketlerden veya beklentilerden etkilenmemiş bir "iç benlik" keşfetmemiz isteniyor. Peki bu ne anlama geliyor ki? Çünkü her defasında kendimizin istikrarlı, tutarlı bir versiyonunu bulduğumuzu sandığımızda, bir şeyler değişiyor. Hayat araya giriyor. Bağlam değişiyor. Sabit olduğunu düşündüğümüz şeyle çelişiyoruz. Ve işte böylece, başlangıca geri dönüyoruz. Takip yeniden başlıyor. Bize bu arayışın açıklık getireceği, huzur vereceği, bütünlük duygusu sağlayacağı söyleniyor. Bize verilen her şeyin altında, gerçek, tutarlı ve tamamen bize ait bir benliğimizin var olduğu anlatılıyor. Oysa ki, kendimizi bulmamızı isteyen aynı dünya, bizi parçalara ayıran, roller atayan, arzuları şekillendiren, kimliklerimizi istikrara kavuşturabileceğimizden daha hızlı bir şekilde yeniden yazan bir dünyadır. Peki tam olarak ne bulmamız gerekiyor? Peki ya aradığımız benlik yerinde durmayı reddederse bu ne anlama gelir? Doğru cevapları öğrenmeye ne kadar erken başladığımızı
Substack
Bir devletin çöküşü ani değildir; önce doğrular alaya alınır, sonra yanlışlar normalleşir. Anonim
1000Kitap