Tarihçilerin yalancılığı mesleki hastalıktır. Tarihçilik, doğası gereği manipülasyona, manipülasyondan da öte "kurgusal hikaye anlatıcılığına" en açık alanlardan biridir. Bu durum her zaman kötü niyetten kaynaklanmaz; bazen doğrudan mesleğin icra ediliş biçimi bu "hastalığı" üretir. Yüzyıllar boyunca tarihçiler (vakanüvisler, saray kronikçileri) bağımsız araştırmacılar değildi; maaşlarını ve can güvenliklerini doğrudan hükümdardan alıyorlardı. Görevleri nesnel gerçeği bulmak değil, tahtın meşruiyetini parlatmaktı. Doğal olarak her zafer devasa bir destana, her yenilgi ise bir "hava muhalefetine" ya da "içerideki hainlere" yoruldu. Tarihçi, ne kadar izole olmaya çalışsa da kendi döneminin siyasi, kültürel ve ideolojik bagajını taşır. Az önce konuştuğumuz Aydınlanma Dönemi örneğinde olduğu gibi, bugünün bir kavgasını kazanmak için geçmişi bir cephane gibi kullanmak, tarihi kendi ideolojisine göre bükmek en yaygın mesleki reflekslerden biridir. Birincil kaynakların sustuğu, arşivlerin tahrip olduğu ya da hiç tutulmadığı gri alanlarda tarihçi bir seçim yapmak zorunda kalır: Ya "bilmiyorum" deyip çekilecek ya da eldeki kırıntılardan mantıksal bir kurgu üretecektir. İşte o kurgu aşaması, kişisel inançların, tahminlerin ve bazen de tamamen hayal gücünün devreye girdiği, "yalanın" edebi bir üslupla soslandığı yerdir. Britanyalı tarihçi Edward Hallett Carr'ın meşhur tespitiyle: “Tarih, gerçeklerin bir süzgeçten geçirilmesiyle oluşur ve o süzgeci tutan her zaman bir insandır.” Süzgeci tutanın niyetini, dönemini ve ideolojisini hesaba katmadan önümüze konan metne "mutlak gerçek" muamelesi yapmak, bizi o mesleki hastalığın doğrudan kurbanı haline getirir.