Trump, kariyeri boyunca sadakate çok önem verdiğini söylese de, sıkıştığı veya faturanın bizzat kendi koltuğuna kesileceğini anladığı an en yakınındakileri bile tek bir hamleyle otobüsün altına atmakta asla tereddüt etmez. Şu an yürürlüğe giren bu sarsıcı ABD-İran mutabakatının ardından, ulus-ötesi sermayenin ve lobilerin (AIPAC, askeri-endüstriyel kompleks) intikam dalgası büyürken, Trump’ın iktidarda kalmak ve o faturayı ödememek için kendi ekibinden kurban edebileceği en potansiyel iki ismi masaya koyalım: Potansiyel Kurban: Jared Kushner veya Steve Witkoff (Özel Temsilciler) İsrail basınının (Kanal 14 vb.) bu mutabakatın ardından bizzat Trump'ın bu iki kritik müzakerecisini hedef aldığını gördük. İsrail sağı, Kushner ve Witkoff için "Kardeşlerini sattılar, ezikler" diyerek topyekun bir yıpratma kampanyası başlattı. Neden Kurban Edilebilirler? Eğer İsrail, Trump’ın Kanal 14’te verdiği "küçük çaplı nükleer saldırı" vizesini aşar ve bölgede kontrolsüz, petrol fiyatlarını fırlatacak büyük bir savaş çıkarırsa, Trump kendi imzaladığı Versay Mutabakatı'nın çöküş faturasını bu iki isme kesebilir. "Beni yanlış yönlendirdiler, masayı kötü kurmuşlar" diyerek Kushner veya Witkoff'u diplomatik sahada anında kurban edip lobilerin gazını alabilir. Büyük Risk: JD Vance (Başkan Yardımcısı) Sermaye ile Çatışma: Vance, "Yeni Sağ" doktrininin ideolojik motorudur ve bu İran mutabakatının arkasındaki asıl akıldır. Daha dün İsrail kabinesine "Uyanın ve realiteyi görün, Trump dışında müttefikiniz yok" diyerek çok sert meydan okudu. Yani lobilerle köprüleri tamamen attı. Kurban Mekanizması: Yahudi sermayesi ve Wall Street, Trump’a karşı finansal ve medyatik ablukayı ağırlaştırdığında, Trump yaklaşan kongre seçimlerini veya kendi geleceğini kurtarmak için suçu tamamen ideolojik
Siyaset
“Gazetecilikten Yazarlığa: Haber Dilinin Yetmediği Yer”
Gazetecilikten yazarlığa, belgeselden nehir söyleşiye uzanan üretim serüvenini anlatan Hatice Aydoğdu, haber dilinin sınırlarını, medyanın dönüşümünü ve tanıklığın anlatıdaki yerini değerlendirdi. Aydoğdu, gazeteciliği bırakışını bir kopuş değil, farklı anlatım biçimlerine yönelen bir dönüşüm olarak tanımlarken; günümüz medyasında haber üretiminin karşı karşıya olduğu yapısal sorunlara ve gazeteciliğin değişen doğasına dikkat çekti. 1-Reuters, Anadolu Ajansı ve haftalık Yeni Gündem dergisi gibi kurumlarda uzun yıllar çalıştıktan sonra 2010’da kurumsal gazeteciliği bıraktınız. Bu karar sizce mesleki bir kopuş muydu, yoksa anlatım biçiminizi değiştirme ihtiyacı mıydı? Bir kopuş değil, farklı anlatı biçimlerine yönelmek diyebilirim. Bir dönüşüm… Gazetecilikle beraber diğer alanlarda da derdimi anlatmayı sürdürebilirdim ama olmadı. Örneğin kısa film ve belgesel çalışmalarına gazetecilik yaparken başlamıştım… Sonuçta yapmaya çalıştığım, gazetecilikten beslenerek farklı anlatım biçimlerine yönelmek oldu. Dil, bu anlatım biçimlerinin aracı, ister yazınsal olsun ister görsel olsun… 2-“Gazetecilik artık bildiğim yollardan yapılabilir olmaktan çıktı” sözünüz hâlâ alıntılanıyor. Bugün dönüp baktığınızda o cümlede daha çok medya düzenine mi, yoksa gazeteciliğin diline mi itiraz vardı? Medya düzenini ve gazeteciliğin dilini birbirinden ayırmak zor. Medyanın sahiplik yapısı, ekonomik ve siyasi ilişkileri haberin diline de yansıyor. Türkiye’de özellikle 1980’lerden itibaren büyük sermayenin medya sektörüne girişi, holdingleşme, medya gruplarının el değiştirmesi gazeteciliğin yapılma biçimlerini de değiştirdi. Bazen çalıştığınız kurumun yapısından bağımsız olarak eğer muhabirseniz haber yapma koşullarınız bir anlamda elinizden alınıyor. Bir yandan haber kaynaklarına ulaşmak
Reklam
Günümüzde emperyalizm, bayraklarla ve ordularla yapılan bir toprak fethinden ziyade, "veri", "altyapı" ve "finansal akışlar" üzerinde kurulan şirketler arası bir egemenlik savaşına dönüştü. Devletler ise bu savaşta ya şirketlerin koruyucusu (lobicisi) rolünü üstleniyor ya da yeni vergi kanunlarıyla bu devasa gücü dizginlemeye ve pastadan pay almaya çalışıyor. Klasik dönemde şirketler petrol kuyuları veya madenler için savaşırdı. Bugünün tekelleşme savaşı ise "Ekosistem" yaratma savaşıdır. Apple, Google, Microsoft, Amazon gibi devler artık sadece ürün satmıyor; içine girdiğinizde çıkamadığınız dijital ekosistemler kuruyor. Bir akıllı telefon aldığınızda, işletim sisteminden ödeme yöntemine, bulut depolamadan izlediğiniz videoya kadar her şey tek bir şirketin tekeline bağlanıyor. Yeni emperyalizmin en büyük cephesi Yapay Zeka (AI). OpenAI (Microsoft), Google (Alphabet), Meta ve Çinli rakipleri (Baidu, Tencent) arasındaki savaş, geleceğin küresel beynini kimin kontrol edeceğinin savaşıdır. Kim daha çok veriye ve işlemci gücüne sahipse, küresel pazarı o domine ediyor. Şirketlerin bu sınır tanımaz tekelleşmesi ve kârlarını vergi cennetlerine (İrlanda, Cayman Adaları vb.) kaçırması, ulus-devletleri ciddi bir egemenlik ve gelir krizine soktu. Yeni vergi kanunları ve güncellemeler tam da bu noktada devreye giriyor. Şirketlerin vergi kaçırma oyununa karşı atılmış en büyük küresel adım, 140'tan fazla ülkenin üzerinde anlaştığı %15'lik Küresel Asgari Kurumlar Vergisi uygulamasıdır. Amaç ne? Çok uluslu bir şirket kârını vergi oranı %0 veya %5 olan bir ülkeye kaydırsa bile, ana merkezinin bulunduğu ülke o şirketten aradaki farkı (%15'e tamamlayacak şekilde) tahsil edebiliyor. Bu durum, şirketlerin ülkeleri birbirine karşı kullanma ("vergi rekabeti") gücünü kırmayı hedefliyor.
1000Kitap
Siyaset bilimindeki "Taban Hareketleri" (Grassroots) teorisine göre; "Barış ve refah bize altın tepsiyle sunulmayacaktır". İktidarın şu anki durağanlığının ana sebepleri; Anayasa değişikliği veya seçim takvimi gibi süreçler için "çözüm" ihtimalini bir rezerv güç (pazarlık payı) olarak elde tutma isteği. Milliyetçi hassasiyetler ile çözüm beklentisi arasındaki dengeyi ölçmek; toplumsal basıncın hangi yöne evrileceğini izlemek. Bölgedeki güç dengeleri (İran, ABD, Rusya hattı) tam olarak sarsılmadan içerdeki statükoyu bozmak istememeleri. Bölgedeki "kaynayan kazan" (İran-İsrail gerilimi, Suriye'nin geleceği vb.) netleşmeden adım atmamak, riskleri minimize etme çabası olarak okunabilir. Ancak bu durum iç barışı dış dinamiklerin rehinesi haline getirme riskini taşıyor. Bu, ikinci Barış sürecinin sadece masadaki aktörler (devlet ve muhatapları) arasında kalmayıp, batıdaki işçiden doğudaki çiftçiye kadar bütün işçi kesimleri tarafından da "bu barış benim hayatımı iyileştirecek" demesi anlamına gelir. Çatışma ve savaş ortamının yarattığı bütçe yükü ve güvenlikçi bürokrasinin ağırlığı azaldığında, sivil siyasetin ve ekonomik taleplerin (sendikalar, hak arayışları) sesini yükseltmesi için daha geniş bir alan açılacaktır.
1000Kitap
2. Sosyolojik Mekanizma: Çapraz Kesen Hatların Yok Edilmesi Bir toplumun istikrarı, "çapraz kesen kimliklere" (cross-cutting cleavages) bağlıdır. Normal bir toplumda bir kişi hem Kürt hem dindar, diğeri hem Türk hem dindar olabilir. Bu ortak "dindarlık" paydası, etnik çatışmayı yumuşatır. Otorite bu dengeyi bozmak için "Üst Üste Binen Kimlikler" yaratır: Tüm Alevileri bir siyasi kampa, tüm Sünnileri başka bir kampa hapsettiğinizde aradaki köprüler yıkılır. İnsanlar artık sadece kendi mahallelerinde yaşar, kendi kanallarını izler ve kendi doğrularına inanır hale gelir. Bu durum, toplumu bir arada tutan "sosyal çimentoyu" eritir. 3. Ekonomik ve Siyasi Rant: Çatışmanın Finansmanı Çatışma sadece ideolojik değildir; aynı zamanda devasa bir ekonomidir. Dış Tehdit Kurgusu: Sürekli bir "düşman" varlığı, halkın ekonomik taleplerini (maaş zammı, hastane, eğitim) ertelemesine neden olur. "Vatan tehlikedeyken paranın lafı mı olur?" argümanı, kaynakların adaletsiz dağılımını maskeler. Güvenlik Bürokrasisi: Çatışma sürdüğü sürece silah sanayii, güvenlik bürokrasisi ve bu gerilimden beslenen "kanaat önderleri" güç ve para kazanmaya devam eder. Sonuç: Bir "Tuzak" Olarak Kimlik Sizin de belirttiğiniz gibi, bu ikilemler (Şii/Sünni, Türk/Kürt vb.) aslında gerçek sorunların üzerini örten birer örtüdür. Gerçek sorun genellikle kaynakların kimin tarafından, nasıl bölüşüleceğidir. Otorite, "kimlik" kartını masaya sürdüğünde, insanların "ekmek ve adalet" kartını yere bırakmasını sağlar.
Araştırma-İnceleme Tarih
Unutulanlar - 1
Mak - 311 Türk Silahlı Kuvvetlerinin Fırat Kalkanı Harekâtını yapmadan önce bölgede ki Akil Dağı tepesini ele geçirme kararını verir. Bu tepe düşman tarafından güçlü mevziler, tuzaklar ve çok sayıda düşman personeli ile korunmaktadır. Bu bölgeye bir sızma harekatı ile saldırmayı seçerler ve bu görev için MAK-311 taburundan 17 kişilik bir özel birlik seçilir. 20 aralık gecesi hava sisli, soğuk ve hafif kar yağışlıydı. Bu şartlara rağmen Birlik dağa tırmandı ve mevzi kazandı. 21 Aralık gününün ilk saatlerinde çatışma başlamıştı. Az sayıda ki Türk askeri, düşmana karşı sızmayı başarıyla gerçekleştirdi ve düşmanı tepeden kovdu. Sabahın ilk ışıklarıyla düşman tekrardan saldıraya geçti ve ağır silahlarla saldırdı. Birliğe Türk askeri birlikleri desteğe geldi ve düşman taarruzunu püskürttüler. İkinci saldırı da düşman bombalı araç kullanarak saldırdı. Türk kuvvetlerinin savunmasında zayıflık bekleyen düşman daha çetin bir savunmayla karşılaştı ve zayiat verince geri çekildi. Akil Dağı Türk Silahlı Kuvvetlerinin eline geçmişti. Sonrasında Fırat kalkanı harekatına başlandı ve başarıyla sonuçlandı. Akil dağında ölen şehitler için yurdun dört bir yanında cenaze törenleri yapıldı. Okul vb yerlere isimleri verilerek teşekkür edildi ve saygı gösterildi. Akil dağına birlik komutanı Bülent ALBAYRAK ın ismi verildi. Orası artık ALBAYRAK Tepesiydi. Ve büyük bir Türk bayrağı dikildi. Mak-311 birliği 21 Aralık günü ölümüne savaştılar. Kardeşliklerini pekiştirip hep birlikte ölümün sunduğu bardaktan içtiler. Hepsini saygı ve minnetle anıyorum. Allah rahmet eylesin mekanları cennet olsun. Asil ruhları şâd olsun. Mak-311 ölümsüzdür. Onlar ölümüne kardeştiler. 21 Aralık 2016 Unutulanlar unutanları asla unutmazlar.
Reklam
Reklam