Ömer Hayyam (1048-1131), İranlı büyük bir polimat, matematikçi, astronom, filozof ve şairdir. Asıl adı Gıyaseddin Ebu’l-Feth Ömer İbni İbrahim el-Hayyam’dır. “Hayyam” lakabı babasının çadırcı mesleğinden gelir. Doğu’da bilim insanı kimliğiyle, Batı’da ise özellikle Rubaiyat (Rubailer/Dörtlükler) adlı şiirleriyle tanınır. Rubai, dört dizeden oluşan ve genellikle “aaba” kafiye şemasıyla yazılan klasik bir Fars şiir formudur. Hayyam bu formu ustalıkla kullanarak felsefi derinlik katmıştır.
Hayyam, Nişabur’da doğup büyümüş, Semerkant ve Isfahan’da bulunmuştur. Matematikte cebir üzerine önemli çalışmalar yapmış (kübik denklemler), astronomide Celali Takvimi’ni geliştirmiş, fizik ve felsefe alanlarında eserler vermiştir. Rubaileri ise ölümünden sonra derlenmiştir; kendisine atfedilen yüzlerce dörtlük arasında hangilerinin gerçekten ona ait olduğu tartışmalıdır. En güvenilir derlemelerde 100-300 civarı rubai bulunur. Türkçe’de en bilinen çeviriler Sabahattin Eyüboğlu ve diğer klasik tercümelerdir.
Hayyam’ın rubaileri, kısa formlarına rağmen derin felsefi sorgulamalar içerir. Ana temalar şunlardır:
Hayatın Kısa ve Geçiciliği (Transience): Dünya bir han gibi; gelen gider. Geçmiş ve gelecek masaldır, önemli olan “an”dır (Carpe Diem). Ölüm kaçınılmazdır, bu yüzden zevkleri kaçırmamak gerekir.
Varoluşsal Sorgulama ve Kader: Evrenin sırrı akılla tam çözülemez. Tanrı, kader, ölüm sonrası hayat gibi konulara ironik ve şüpheci yaklaşır. Bazı rubailerde kaderin oyuncağı olan insan imgesi vardır.
Şarap, Sevgili ve Zevk: Şarap sıklıkla mecazi kullanılır; tasavvuftaki gibi ilahi aşkı veya dünyevi zevki simgeler. Eleştirmenler onu “şarapçı” diye ansa da, bu imgeler ikiyüzlülüğe, dini gösterişe ve faniliğe karşı bir başkaldırıdır. Sevgili de hem dünyevi hem ilahi güzelliği temsil
DörtlüklerÖmer Hayyam · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202527,8bin okunma
René Guénon, Fransız ve Katolik bir ailenin çocuğu olup okültizmden mason localarına kadar ismi birçok yerde geçen bir düşünürdür. Ona göre hakikat, yalnızca akıl ve deneyle değil, dinlerin batınî boyutları aracılığıyla kavranabilir. Bu nedenle tasavvuf, Hinduizm ve Taoizm gibi geleneksel öğretileri incelemiş ve bunlar arasında ortak bir öz bulunduğunu ileri sürmüştür. Görüşleri gelenekselcilik çerçevesinde şekillenir. Tasavvuf üzerine yazılar yazması ve Mısır’da Şazeliyye tarikatıyla tanışması, onun Müslüman olup Abdülvâhid Yahyâ adını almasına vesile olmuştur. Onun en olgun eserlerini verdiği dönemlere denk gelen İslam Ezoterizmi ve Taoculuk adlı kitabı, İslamiyet’i kabul etmesine rağmen spiritüel konulardan tamamen kopmadığının göstergesidir.
René Guénon, bu çalışmasında modern dünyanın beraberinde getirdiği felsefi ve ahlaki görececiliği (relativizm) eleştirmeyi ve geleneksel medeniyetlerin özündeki birliği ortaya koymayı amaçlamıştır.
Kitap oldukça analitik ve teorik bir zeminde ilerler. Guénon, okültizmde de görülen zahir ve batın kavramlarını İslamiyet’teki şeriat ve hakikat kavramlarıyla bağdaştırır ve İslam doktrininde bu ikisinin açık bir şekilde ayrıldığını savunur. Bu ayrımın keyfi bir yoruma değil, tabiatla ilgili bir hakikate dayandığını söyler. Şeriat, din ile ilişkili her şeyi kapsayan bir kabuk gibiyken; hakikat, bir çemberin merkezi gibi şeriatı var eden ve anlamlı kılan marifettir. Yolcu olan kişi fail konumundadır. Bunu anlayan, seyr u sülûk geleneğini de anlamış olur. Batın ilmi yalnızca hakikati değil, tarikati yani oraya ulaşan yolu da içerir. Tasavvufta yollar çoktur ama gaye birdir. Kul bu yolda ilerledikçe kendi sıfatlarını kaybeder ve geride Allah’ın sıfatları kalır. Sufilik ise sufi ile Allah arasında bir sırdır; bu yüzden tasavvufla
Kavram yanılgılarına değinmesi,aritmetikten cebire geçişe ışık tutması, cebir öğretiminin nasıl olması gerektiği ile öğretmen ve öğretmen adayı kişilere tavsiye edebileceğim bir kitap.
Yakın tarihin puslu ve karmaşık dehlizlerini anlamak adına çıktığım okuma serüveninde otopsi masama yatırdığım bu kitap, o döneme dair madalyonun bambaşka, mahrem ve içeriden bir yüzünü gösterdi. Bu esere 7/10 puan vermemin yegâne sebebi; bugüne kadar hep siyasi figür, kod adı veya soğuk bir profil olarak anlatılan bir insanın ardındaki babayı, eşi ve o ağır hayat şartlarının aile üzerinde yarattığı psikolojik etkiyi samimi bir dille önümüze koyabilmesidir. Alışılagelmiş o "duygusuz, sert" imajın kırılıp, meselenin insani boyutunun sosyolojik bir vaka olarak işlenmesi eserin en kıymetli yanıdır.
Ancak bu kitabı okumayı düşünenlere, zihinlerine not etmeleri gereken çok hayati bir şerh düşmek zorundayım: Bu tarz dönem ve biyografi kitapları tek başına okunmamalıdır. Eğer 80 öncesinin o zorlu yıllarını ve sonrasındaki süreçleri sadece bu eser üzerinden okursanız, olaylara bütünüyle bir evladın babasına duyduğu derin sevginin ve hassasiyetin penceresinden bakmış olursunuz. Yazarın, haklı olarak bir kız çocuğu refleksiyle olaylara hissi yaklaşması son derece doğaldır. Fakat dönemi bütünüyle kavrayabilmek, o geniş yapbozun tüm parçalarını birleştirebilmek için; bu eserin yanına dönemi araştıran farklı gazetecilerin, araştırmacıların ve tarihçilerin kitaplarını da mutlaka eklemeli, mecburi bir "çapraz okuma" yapmalısınız. Konuya ancak farklı pencerelerden bakarak bütüncül bir anlayışa ulaşabilirsiniz.
Kitapta yazarın kendi kaleminden ziyade, dönemin ruhunu, zorluklarını ve devlet aklını yansıtan, altını çizdiğim şu felsefi tortular, meselenin derinliğini özetlemeye yetiyor:
"Derinlerde görev alıp, görev veren vatanperverlerin hayat öyküsü olmazdı!" /21
"Zaten kararlı olmak değil miydi, insanı korkudan kurtaran. Ya da doğru yolda olduğunu bilip, kararlı olmak."
Cebir ve kader konusunun biraz da yüzeysel anlatmış ama nihayetinde vardığı noktadaki tespitlerine kesinlikle katıldığım yazar. Hayatımızın ne kadarında cebirdeyiz ne kadarı bize verilmiş iradeye bağlı bilemiyoruz. Sanıyorum ehli sünnete uygun olan da bunun araştırılması değil emir ve yasaklara ağırlık vererek ALLAH'ın rızasını gözeterek yaşamaktır. Bu cebir ve kader meselesi tam anlamıyla gayb ve bu yüzden derinlere inenin hata yapacağına ve gaybı taşlayacağına inanıyorum.
Kur’an ve hadislerde geçen “Fakr” kavramının iki ayrı anlamda kullanıldığı gö-
rülmektedir. Bunlardan biri “suret fakirliği” de denilen “maddî fakirlik”, diğeri ise
“manevî fakirlik”tir.
1. Maddî Fakirlik veya Suret Fakirliği:
İhtiyaç duyulan mala ve eşyaya malik ve sahip olmamak demektir. Kur’an’daki:
“Ganimet malları, yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir muhacirlerin-
dir” 5
, ayeti ve benzer ayetlerde anlatılan fakrdır. Bu anlamdaki fakirlik hadislerde
de: “Fakr, insanı nerede ise küfre düşürecekti.”6
“Fakirlik, iki cihanda yüzkarasıdır.”7
İfadeleriyle anlatılmakta ve bu manada gönle sıkıntı veren fakirliğin makbul olmadığı ifade buyrulmaktadır. Tasavvufa konu olan fakr ise bu tür fakirlik değil, manevi fakirliktir.
2- Manevî Fakirlik:
Kulun kendinde varlık görmemesi, herşeyi Hakk’a irca etmesi, şahsının, amelinin,
hal ve makamının Allah’ın lütfu olduğunu kabul etmesidir. Kur’an’daki: “Ey insanlar,
siz Allah’a karşı fakir; yani muhtaçsınız. Allah ise ganîdir; yani herşeyden müstağni-
dir.”8
ve “Allah ganîdir; siz fakirlersiniz; yani O’na muhtaçsınız.”9
ayetleri bu anlamda-
ki fakrı anlatmaktadır. Peygamber Efendimiz, “Fakr, benim medar-ı iftiharımdır.” 10
buyurmaktadır. Yine başka bir hadis-i şerifinde “Allah’ım beni fakir yaşat, fakir öldür
ve fakirlerle haşret!”11; Allah’ım beni sana karşı muhtaç (fakir) kılarak müstağni eyle,
kendinden başkasına muhtaç (fakîr) etme!12 buyurmuştur. Bu hadisler manevi fakr
anlamında kullanılmıştır.
Kulun Allah’a muhtaç olması demek olan fakirlik, elbette fakiri de zengini de
kapsar. Bu anlamıyla fakir ve fukara, malı olmayan anlamına değil, “sufî ve derviş”
manasına gelir. Bu yüzden eskiden şeyhler kendilerine “Hadimu’l-fukara” (Fakirlerin
hizmetkârı) derlerdi.
İlk sufîler “yoksulluk” anlamına gelen fakr ile