Numancia’da hayatımda tanıdığım en iyi insanlardan bazılarıyla tanıştım, en başta Bay Heliodoro Carpintero ve kız kardeşleri Carmen ile Mercedes olmak üzere – gerçek anlamda okumaya başladığım ve piposunu tüttüren Bay Heliodoro'nun sevecen bakışları altında, on beş yaşımda ilk romanımı yazdığım, büyüleyici bir evde oturuyorlardı. Liso kız kardeşlerin müthiş bir pastanesi vardı, orada ağabeylerim ve ben onların o harika çöreklerinin paketlerini katlamayı öğrenmeye dalmış olarak bayağı vakit geçirmiştik. Acayip sevimli ve kaçık bir çocuk doktoru vardı, Bayan Felisa, kız kardeşi Antonita ile nöbetleşe çocukların etrafında dönüp dururlardı, onların yanındayken hiçbir ağrı önemli gelmiyordu, her şey hafifti. Pastor ailesi, Ruiz ailesi, Sáenz'ler, Paramo'lar, Bay Teógenes ve Bay Oreste - oraya artık hangi sebepten düşmüş olan ve ağabeyim Álvaro'ya ders veren İtalyan bir müzisyendi-, hepsi de ayıracak vakitleri olan ve mütevazı taşra hayatları için çok yüksek seviyede haysiyet ve terbiye sahibi insanlardı. Güleryüzlü ve asla somurtmayan, şu haşin Kastilyalı klişesinden uzak insanlardı, ciddi olmakla birlikte iyi huyluydular ve iyi bir mizah anlayışları da vardı, tıpkı Carpinteroların yanında kalan renkli gözlü ve pek çilli genç Celia veya plak satan, sabırlı Bay Vicen Vila veya beni dersten bıraktıkları bir sene bana katlanan matematik öğretmeni Bay Victorino gibi. Şehirde üç sinema vardı ve bunlardan biri arada sırada tiyatroya dönüşüyordu, bir de yaz arkadaşlarımla oynadığımı ve onlarla birçok kez dövüştüğümü hatırlıyorum: Casalduero kardeşler, Mazariego'lar, Villuenda'lar ve Ochotorena'lar. Asırlardır haber aldığım yok kendilerinden.
Murphy'nin saplantısının basitleştirdiği ve çarpıttığı çelişki o halde büyük dünyayla küçük dünyayı temelde karşı karşıya getiriyordu. Hastaların etkisiyle ikincisini, psikiyatrların zorlamasıyla ilkini yeğlemek arasında kararsızca dolanıyordu. Kararsızlık yalnızca olgular düzlemindeydi. Yalnızca olgular. Çünkü seçimini yapmıştı o. "Ben büyük dünyadan değilim, küçük dünyadanım" nakaratı Murphy için epey eskilere dayanıyordu ve olumsuz bir inanca, daha doğrusu olumsuz iki inanca dönüşmüştü. Bir kere mağarasının mutlu manzaralarını gördükten sonra bırakın bunları geliştirip işlemeyi, fiyaskolara nasıl dayanabilirdi? Arnold Geulinex'in güzelim Latincesiyle söylediği gibi, Ubil nihil vales, ibi nihil velis.
Ama hiçbir değer taşımadığı bir yerde, hiçbir şey istememesi yeterli olmuyordu, bir adım daha atıp yalnızca kendisini sevebileceği ussal aşkın dışında kalan her şeyi yadsıması da yeterli olmuyordu, çünkü sevilecek başka yanı yoktu. Bu hiçbir zaman yeterli olmamıştı ve yeterli olabileceğine ilişkin hiçbir belirti göstermiyordu. Bu özellikler ve öteki ikinci derecede önemli şeyler maddesel düzlemde destek bulsalar (örneğin sallanan iskemle) ve kendileri için her yönde baskı yapsalar da istenen kararın kesinleşmesini başaramazlardı. Parçalanmışlığı sürüyordu; Celia'ya, baharatlı ekmeğe, ve benzeri şeylere duyduğu zayıflık bunun göstergesiydi. Tek parçada bütünleşme olanaklarından yoksundu.
Evangelina Celia Sage onun büyün varlığına karışmıştı: Trystan’ın gözlerini her kırpışına, gülümsemesinin her kırışıklığına, kullandığı için padlanmış her kahkahasına sinmişti. Onunla tanıştığı andan itibaren kadını bir güneş gibi görmüştü. Aydınlık ve parlak, dokunulmaz.