Kitabı sevmeyenleri anlayabiliyorum. Ben dizisini bir günde seyrettim ilk çıktığında, şimdi de (üstünden epey bir zaman geçti) kitabını bir günde bitirdim. Okurken sanki kitap okumuyorum diziyi tekrar seyrediyorum gibi hissettim. Dizi kitaba çok sağdık kalmış o nedenle o sanatsal çekimleri, oyuncu mimiklerini ve muhteşem manzaraları sürekli gözümün önünde hissettim. Kitabın içine göz attığımda kitabı sevmeyeceğime emindim, yazılış tarzı, konuşmaların tırnak içine alınmamasıyla karışan paragraflar falan, epey bir rahatsız olurum diye düşünmüş ve suçu çeviri olmasına atmıştım. Aksine bu hikayeye ancak böyle bir anlatım gidermiş. Konusuna değinmek istemiyorum çünkü belki de sığ veya sıradan “normal” diyebileceğimiz, insan ilişkilerinin dibine vuran bir hikaye. Ama beni (dizisinde de olmak üzere) bu hikayeye çeken şeyler kafamda beliren resimler, yalınlık ve bir sonuca varmamamız, daha doğrusu aramamız. Bir gizem romanı için sonuca varmak önemlidir ama ikili ilişkiyi konu alan, hisleri ve duyguları ön planda tutan herhangi bir kitaptan illa da sonuca varmasını, kavuşmalarını/barışmalarını/ayrılmalarını falan beklemek çok gereksiz. Benim evrenimde asla normal olamazlar Marianne ve Connell, asla da benim sizin gibi bir ilişkileri olmaz. Ama zaten onları tam da bu sebepten seviyorum, çünkü onların bir son’a ihtiyacı yok.