“Çocukluk: Hadi de ki on yıl. Kalan hayatımız o on yılın etkileriyle şekilleniyormuş. Demek ki biz çocuklukzedeyiz. Demek ki çocukluk, tedavisi ömür boyu süren bir hastalık. Hani kanser olan kadınlara doktorlar bazen diyor ya, doğurursan hücrelerin yenilenir hastalığı daha çabuk yenersin diye.. İnsanlar hastalıklı hücreleri yenilensin diye doğuruyor demek. Yahut ilik alınacak donör olarak çocuk yapıyor. Meğer ben; babam, kocam yoluyla metastaz yapınca donör olarak oğlumu doğurmuşum.”
Bir çeşit 'bağımlılık depresyonu' içinde olalım ya da olmayalım, ister tam bir gün ışığı içinde olalım ister geceye özgü sanrılar bizi sarmış olsun, hepimizin korktuğu şey terk edilme, dışlanma, reddedilme, oy birliğiyle atılma, sahipsiz kalma, düşkün sayılma, olduğumuz şeyden mahrum bırakılma ve olmak istediğimiz şeye izin verilmemesidir. Yalnız bırakılmaktan, çaresiz kalmaktan ve bahtsız olmaktan korkuyoruz. Yoldaşlığa reddedilmekten, seven bir kalbe girememekten veya bir yardım eli uzatılmamasından korkuyoruz. Hurdalığa atılmaktan korkuyoruz. Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan, bizim başımıza gelmeyecek olan kesinliği özlüyoruz. Muafiyetin evrensel ve yaygın tehdidinden muaf olmayı özlüyoruz.
Peki, terk edilmiş, sosyalliğini yitirmiş, atomize ve yalnız bireylerin ne hayal etmeleri ve şans verildiği takdirde ne yapmaları beklenir? Büyük limanlar bir kere kapatılıp onlara güvenlik sağlayan dalgakıranlar yok edilirse, talihsiz denizciler yaslı ve kırılgan kimliklerini demirleyebilecekleri kendi küçük sığınaklarını inşa edip etrafını çevirme eğilimine gireceklerdir. Artık kamusal seyrüsefer ağına güvenmeyen bu insanlar, bu tarz mahrem sığınakları her türlü yabancı müdahaleye karşı kıskançlıkla savunacaklardır.
Şeyler ancak ortadan kaybolduklarında, işe yaramaz hale geldiklerinde, saçma sapan davranmaya başladıklarında veya bize hayal kırıklığı yaşattıklarında onların farkına varma, onları araştırmamızın odağına koyma ya da tefekkür dünyamıza katma eğilimindeyiz.