Ayfer Tunç’un okuduğum ikinci kitabıydı. Dolayısıyla dilinin ve anlatımının ağırlığına, yazım tarzının karanlıklığına yabancı değildim. Kitap iki sekmeye ayrılmış yazı Umut’un gözünden, tura kısmı ise Sanem’in bakış açısından ele alınmış. Ben bunu Yazı kısmını bitirince farkettim ve şok oldum. Her şeyi geriye sarıp Sanem’in kısmına adapte olup okuyamadım. Umut’un kısmını okumak yeterliydi benim için. Sanırım bunun nedeni de Umut ve Sophie ile çok özdeşleşmiş olmam. Umut’un umutsuzluğunda, çaresizliğinde, acılarında, karanlığında ve hayatının çarpık bir zemin üzerine kurulmuş oluşunda o kadar demlendim ki, bende Sanem’i okuyabilecek yer kalmadı. Bir yazı bir tura şeklinde gitseydim en başında, o zaman okuyabilirdim belki. Ama Umut’un kısmı bile yeterli bence. Herkesin bir Sophie’si olabilir kendine özgü, Umut’un Sophie’si yer yer bana tanıdık geldiği için sanırım Sanem’den devam edemedim.
Kitabın sinir bozucu tek bir yanı var. Umut’un hastalığına dair yazar ara ara İngilizce kelimeler kullanmış. Bence bu hoş değildi, ilgi dağıtıcıydı, sorun anlamamak değildi kesinlikle. Bu sonuçta bir roman, bilimsel tarafı olmayan, kurgusal bir roman. Ve böyle bir kitapta teknik terimleri (daha doğrusu yan etkilerinin olduğu terimleri) değiştirmeden bırakmanın da anlamı yok. Kitabın dili Türkçe, Türkçe yazıyorsanız bu romanı Türk bir yazar olarak, neden İngilizceye yer veriyorsunuz ? İngilizce yazın o zaman. Yani açıklaması da yok. Okuyucusuyla arasına perde çekmiş bence yazar. Bilimsel bir yanı olmayan, başka bir dilden çevrilmemiş bir kitapta, özellikle de Türk bir yazarda böyle bir şeye denk gelmek başlı başına bir hayal kırıklığı.