HERKESİN SEVDİĞİ YÂRİ KENDİNE
Bana himmeti lâ olan ârifin Menfâat madeni zârı kendine Asılından pay vermeyen canlının Ehl-i hüner etmiş ârı kendine Bir güzel bâğ gördüm hoştur çiçeği Bahçıvan bilmez mi burcu göğçeği Bâğın bâr vermektir asıl gerçeği Zahmeti ben için bârı kendine Gül odur ki çar etrafı hârlana Şeydâsı başında geze zârlana Tüccâr odur gulâmları kârlana Ne benzer o erin kârı kendine Gül dalında bülbüllüğü zağ olsa Bülbül mü demeli şeydâ yoğ olsa Her ne kadar kebir cesim dağ olsa Verir tipi boran karı kendine Sümmânî ne demden verdin rivâyet Bilene ibrettir bilene sıhhat İster güzel olsun isterse hoyrat Herkesin sevdiği yâri kendine Aşık Sümmâni Baba
BİZ NİYE EVDE (BEKÂR) KALDIK?..
Allah selâmet versin. "Mustafa" isminde bir arkadaşım var. Kendisi şimdilerde evlidir. Maşaallah. Fakat bundan yıllar önce iki bekâr "Biz niye evde kaldık?" muhabbetini döndürürken şöyle bir şey söylemişti: "Bu işler akılla olmaz. Akılla hareket eden evlenemez. Gençken teşebbüs etseydik o cahillikle, cür'etle, cesaretle kolayca içinden çıkabilirdik. Şimdi çok düşünüyoruz. "Armudun sapı, üzümün çöpü..." diyoruz. Bu kadar düşünmekle de işin tadı kaçıyor. İllâ kusurlar görünür oluyor. "Olmazlar" daha çok göze batıyor. İnsan hareket etmeye korkuyor." Benzer bir şeyi, çok nâmlı bir üniversiteden pazarlama eğitimi almış, "Özgür" ismindeki bir arkadaşımdan da duymuştum. O da ticarette başarılı olmak için "cahil cesareti" sahibi olmak gerektiğini söylerdi. Kendisinin başarısızlığını da "o cahillikten kurtarılmış olmasına" bağlardı. Ona göre, teşebbüs etmeden önce çok düşünmek, teşebbüsü öldürüyordu. Modern eğitim ise "raporlama yapmaktan" ticaret yapmaya zaman bırakmıyordu. Kendisi gibiler evraklarla boğuşurken ilkokul mezunu "Anadolu Kaplanları" hızla paranın gözüne basıveriyordu. Onların bu sözleri, bana, Efendimiz Aleyhissalâtuvesselâmın "gençleri erkenden evlendirmek" konulu hadîslerini hatırlatmıştı. Hani hem Buharî hem Müslim'de yer alan birisinde buyuruyor: "Ey gençler! Sizden kimin evlenmeye gücü yetiyorsa hemen evlensin. Çünkü evlilik, gözü haramdan sakındırmak ve iffeti korumak için en etkili yoldur. Kimin de evlenmeye gücü yetmiyorsa, oruç tutsun; çünkü oruç, onun için bir kalkandır (şehveti kıran bir engeldir)." (Buhârî, Nikâh 3; Müslim, Nikâh 1) Yine Tirmizî'de geçen bir başkasında da diyor ki: “Üç şeyi geciktirmeyin. Vakti gelince namazı, hazır olunca cenâzeyi ve denk birini bulunca bekârı evlendirmeyi.” (Tirmizî, Salât, 13/171) __Bunlara
Tefekkürât
Reklam
RAFIZÎ OLACAĞINA EMEVÎ OL!..
(...)Ben, bugünlerde neredeyse CHP'ye oy toplayacak kadar kafasını/kalbini karıştırmış dindarların da, böylesi bir arıza yaşadıklarını düşünüyorum. Çünkü onlar da "hak-hakikat-istikamet" üzerine cesim iddialarla yola çıktılar. Sonra mesleklerinde öyle boğuldular ki, şimdi nereye doğru gittiklerini, "Delil ve akıbete bakınız!" sisteminde sorgulatmıyorlar. Sağlama yapamıyorlar. Ha, AK Parti'nin hatası yok mu? Elbette var. O da bir çeşit Emevîliğe gitmiş olabilir. İktidar mutlaka bozar. Güç, maddiyât, siyâset elbette zehirleyicidir. Fakat AK Parti'nin Emevîliği kimsenin Rafizîliğine bahane olamaz. Kimse Yezit'in yezitliğini bahane ederek Bizans ordusuna katılamaz. (Hz. Ali radyallahu anhın en ciddi taraftarlarından olan Ebu Eyyüb el-Ensarî radyallahu anh buna pek kıymetli bir misâldir. Kendisi İstanbul'un kuşatmasına Emevîlerin yönetimindeki bir orduyla katılmıştır.) Burası ne kadar kötüleşse yine dindâr halkın teveccühüne bakıyor. İster-istemez desteğini kazandıracak şeyler yapıyor. Yapmaya zorunluluk hissediyor. Çünkü tabanı onlar. Ötekilerin böyle bir arayış içinde olduğu düşünülebilir mi? Takıyyelerine inanılır mı? Şahsen ben hiçbir türlü inanmıyorum. Eğer Emevîlik ve Rafızîlik arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılacaksam oyum Emevîliğin olacak. Ehvenü'ş-şerreyn olarak onu destekleyeceğim. Çünkü onların gözü bizde. Nehirden ayrılan yine nehre karışabilir. Gözü dışarıda olan sonra bize karışır mı? -Ahmet Ay, "Rafızî Olacağına Emevî Ol!", cemaatsiznurcu.blogspot.com, 14 Eylül 2022-
Siyaset&Toplum
"Yahya Kemal'in bu evi, ayrıca, asırlık gölgeler içindeydi. Üsküp'te 'Karaağaçlar' denilen, şöyle İstanbul'un şimdiki Taksim meydanının yarı büyüklüğünde bir yer vardı. Oraya 'Karaağaçlar' denilmesinin sebebi, asırlık ve gayet cesim ağaçların küçücük bir koyu orman teşkil etmesiydi. Onların lejandı da şu idi: Bu karaağaçlar kurumadıkça, düşman Üsküp'e giremez. "Bu kadar ağaçlar gün-gece, sabah-akşam, kış-yaz, biraz da hafif, biraz daha şiddetli, kâh ipekli bir kumaş hışırtısı gibi köpüklü ve sihirli, kâh çağlıyan yuvarlanması gibi dolu ve mahir, hep söylenir ve uğuldar. Üsküp'ün havasını yapraklarından eleyip dağıtmaya memur bir değirmenmiş gibi daima söylenir ve uğuldardı. "Yahya Kemal, işte, bu kara ağaçların gölgeleri dibinde, uğultuları ve efsaneleri içinde doğup büyüdü. Çünkü evi tam onların yanıbaşında idi. "Sonraları, Üsküp'te konsolos bulunduğum sırada, 1938'de benden bu doğduğu evin resmini istiyor, avlusundaki çeşmenin akıp akmadığını soruyordu. Evinin asıl kendisinin doğduğu harem dairesi yıkılmıştı; avlusundaki çeşme de artık akmıyordu. Evinin ancak selamlık dairesi duruyordu, iki katlı, müstakil bir yapı... Ben de ancak bu selamlığın fotoğrafisini alıp gönderebildim. Kendisinde duruyor mu? Gazeteler alıp neşretti mi? Bilmiyorum! "İşte bu Üsküp'ün evlâdı olan Yahya Kemal, büyüdüğü zaman, günün birinde o Üsküp'ün bütün ecdat toprakları ve mezarlarıyla, elinden çıktığını ve kendi cedlerinin azim bir inşa payı olan o şehâmetli tarihine toptan veda ettiğini gördü. "Halbuki karaağaçlar henüz kurumamıştı." Saffet Örfi Betin, "Jübilesinden Sonra Biyoğrafisini Beklerken: Yahya Kemal ve Üsküp", Vatan, Yıl: 10, Sayı: 3113, 22 Ocak 1950, s. 2.
Yahya Kemal Beyatlı
Bediüzzaman’ın TBMM’deki konuşması Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Said Nursi'nin çalışmalarını ve mücadelesini çok yakından takip ediyor ve takdirle karşılıyordu. Mustafa Kemal ve arkadaşları, müteaddit defalar çektikleri telgraflarla Bediüzzaman’ı ısrarla Ankara’ya davet ediyorlardı. Bediüzzaman Eski Van valisi Tahsin Bey gibi dostlarının da ısrarlı davetleri sonucu, 1922 yılının Kasım ayı ortalarında Ankara’ya gitti. 25 Kasım 1922’de Ankara’ya ayak bastığında Büyük Millet Meclisi’nde düzenlenen resmi hoş geldin merasimiyle karşılandı. Artık Bediüzzaman, bir yandan meclis çalışmalarına katılıyor, bir yandan da milletvekilleriyle önemli konuları tartışıyordu. Bu arada milletvekillerinin çoğunun namaz kılmadıklarını gören Said Nursi, bir beyanname yayınlayarak namazın önemini anlattı ve onları dinin emirlerine riayet etmeye davet etti. Bediüzzaman’ın bu gayreti milletvekillerinden büyük kısmının yeniden namaza başlaması ile sonuçlanınca, bazı çevreler oldukça rahatsız olmuştu. Bu beyannameyi Meclis Başkanı Mustafa Kemal de okumuş ve Said Nursi’ye yirmi-otuz milletvekilinin de bulunduğu bir ortamda şöyle demişti: “Biz sizi buraya çağırdık ki sizin yüksek fikirlerinizden istifade edelim. Siz geldiniz, en evvel namaza dair şeyler yazdınız, aramıza ihtilaf verdiniz”. Bediüzzaman da hiddetlenerek: “Paşa! Paşa! Kainatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra namazdır. Namazı kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur.” diye karşılık vermişti. Bunun üzerine Mustafa Kemal özür dilemiş ve tartışmayı daha fazla uzatmamıştı. İşte o beyanname: Bismillahirrahmanirrahim Bu fakirin bir meselede on sözünü, birkaç nasihatini dinlemenizi rica ediyorum. 1. Şu muzafferiyetteki harikulade nîmeti İlahiye bir şükran ister ki, devam etsin, ziyade olsun. Yoksa, nimet
1000Kitap
Mevlüt Kandiliniz mübarek olsun
ÜÇÜNCÜ KISIM irhasattan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın veladeti hengâmında vücuda gelen hârikalardır ve hâdiselerdir. O hâdiseler, onun veladetiyle alâkadar bir surette vücuda gelmiş. Hem bi'setten evvel bazı hâdiseler var ki, doğrudan doğruya birer mu'cizesidir. Bunlar çoktur. Numune olarak, meşhur olmuş ve eimme-i hadîs kabul etmiş ve sıhhatleri tahakkuk etmiş birkaç numuneyi zikredeceğiz: Birincisi: Veladet-i Nebevî gecesinde hem annesi, hem annesinin yanında bulunan Osman İbni'l-Âs'ın annesi, hem Abdurrahman İbn-i Avf'ın annesinin gördükleri azîm bir nurdur ki; üçü de demişler: "Veladeti ânında biz öyle bir nur gördük ki; o nur, maşrık ve mağribi bize aydınlattırdı." İkincisi: O gece Kâ'be'deki sanemlerin çoğu başı aşağı düşmüş. Üçüncüsü: Meşhur Kisra'nın eyvanı (yani saray-ı meşhuresi) o gece sallanıp inşikak etmesi ve ondört şerefesinin düşmesidir. Dördüncüsü: Sava'nın takdis edilen küçük denizinin o gecede yere batması ve İstahr-Âbad'da bin senedir daima iş'al edilen, yanan ve sönmeyen, Mecusilerin mabud ittihaz ettikleri ateşin, veladet gecesinde sönmesi. İşte şu üç-dört hâdise işarettir ki: O yeni dünyaya gelen zât; ateşperestliği kaldıracak, Fars saltanatının sarayını parçalayacak, izn-i İlahî ile olmayan şeylerin takdisini men'edecektir. Beşincisi: Çendan veladet gecesinde değil, fakat veladete pek yakın olduğu cihetle, o hâdiseler de irhasat-ı Ahmediyedir ki (A.S.M.), Sure-i اَلَمْ تَرَ كَيْفَ de nass-ı kat'î ile beyan edilen "Vak'a-i Fil"dir ki; Kâ'be'yi tahrib etmek için, Ebrehe namında Habeş Meliki gelip, Fil-i Mahmudî namında cesîm bir fili öne sürüp gelmiş. Mekke'ye yakın olduğu vakit fil yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebabil kuşları onları mağlub etmiş ve perişan etmiş, kaçmışlar. Bu kıssa-i acibe,
Reklam
Reklam