VÂRİDAT: RABITA...
Da’vet: Çağırma. Ziyafet. Duâ. Bir fikri kabul ettirmek için deliller söyleme... Da’vat: Duâlar, niyâzlar, çağırışlar... Davât: Devenin başında olan verem... Davita: Havuzun dibinde olan balçık. Çöküklük. Suyu çok olduğundan elde durmayan sıvı hamur... Davta: Fakir. Gövdeli, cesim.
Vâridât: Rabıta, ″ÜSTADIMLA DÖRT YOLDA″ başlıklı bölüm, İBDA Yayınları
Lûgatçe
Lâkin bu sistemde binlerce deli mevcûd olduğunu düşündüm de, "Sakın âlem, cesîm bir tımarhâne olmasın," dedim…
Edebiyat
Reklam
Meselâ: Sırr‑ı vahdet ile kâinât; öyle cesîm ve cismânî bir melâike hükmünde olur ki, mevcûdâtın nev'ileri adedince yüz binler başlı ve her başında o nev'ide bulunan fertlerin sayısınca yüz binler ağız ve her ağzında o ferdin cihâzât ve eczâ ve âzâ ve hüceyrâtı miktarınca yüz binler diller ile Sâni'ini takdis ederek tesbihât yapan İsrâfil‑misâl ubûdiyette ulvî bir makam sâhibi bir acâibü'l‑mahlûkat iken‥ hem sırr‑ı tevhid ile âhiret âlemlerine ve menzillerine çok mahsulât yetiştiren bir mezraa‥ ve dâr‑ı saâdet tabakalarına a'mâl‑i beşeriye gibi çok hâsılâtıyla levâzımat tedârik eden bir fabrika‥ ve âlem-i bekâda, hususan Cennet-i âlâdaki ehl‑i temâşâya dünyadan alınma sermedî manzaraları göstermek için mütemâdiyen işleyen yüz bin yüzlü sinemalı bir fotoğraf iken...
Sayfa 34
Risale-i Nur
Budur işte
1. Bî-misl ü bedel yosma-kıyâfet budur işte Mahbûb-ı sezâ-var-ı muhabbet budur işte 2. Bir bakmada yakdı beni ol gözleri âhû ‘Âlemde eğer var ise afet budur işte 3. Ol dilber-nâzik-teri ağûşa çeküp de Zevk eyleye gör şevk u meserret budur işte 4.Tût dāmen-i vâlâsını ol şûh-ı cihânın Hiç gam yeme ‘âlemde selâmet budur işte 5. Lîman-ı visâlinde idi zevrak-ı kalbim Düşdü yemm-i hicrane meşakkat budur işte 6.Ülfet iderek ‘arz-ı merâm eyler idim âh Düşdüm bu cesîm-i firkate zahmet budur işte 7.Tanzîr idemem gerçi (Faṭīn) nâfīle ammâ Leylâ’ya nazîre gibi ṣohbet budur işte
Sakın âlem, cesim bir tımarhane olmasın.
Çendan velâdet gecesinde değil, fakat velâdete pek yakın olduğu cihetle, o hâdiseler de irhâsat‑ı Ahmediye’dir ki, ( A.S.M. ) Sûre‑i ﴾ اَلَمْ تَرَ كَيْفَ ﴿​’de nass‑ı kat'î ile beyân edilen “Vak'a‑i Fil”dir ki; Kâbe’yi tahrib etmek için, Ebrehe nâmında Habeş meliki gelip, Fil‑i Mahmûdî nâmında cesîm bir fili öne sürüp gelmiş. Mekke’ye yakın olduğu vakit fil yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebâbil kuşları onları mağlûb etmiş ve perîşan etmiş; kaçmışlar. Bu kıssa‑i acîbe, tarih kitaplarında tafsîlen meşhûrdur. İşte şu hâdise, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın delâil‑i nübüvvetindendir. Çünkü velâdete pek yakın bir zamanda, kıblesi ve mevlidi ve sevgili vatanı olan Kâbe‑i Mükerreme, gaybî ve hàrika bir sûrette Ebrehe’nin tahribinden kurtulmuştur.
Reklam
Reklam