Çek yazar Milan Kundera’nın 1979 yılında Fransa’da sürgündeyken yayınladığı “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”, ülkesinin politik durumu ve sürgün hayatı nedeniyle bunalan yazarın karmakarışık düşünceleri ve hislerinin ironik, hatta absürd bir karışımı. Birbirinden bağımsız gibi görünen, ancak ufak tefek de olsa ortaklıklar barındıran 7 öyküden oluşan kitap, roman olarak sınıflanabilir mi, emin değilim. Nitekim Kundera da bu sıkıntının farkında olacak ki, eserini şöyle tanımlamış :
“Bu kitap, çeşitleme biçiminde bir romandır. Çeşitli bölümleri, bir temanın, bir düşüncenin, sonsuz; büyüklükler içinde kapsamı benim için kaybolmuş bulunan, eşi benzeri olmayan tek bir durumun içine götüren bir yolculuğun değişik durakları gibi birbirini izler.”
Bu “çeşitleme” tanımı bile yeterince açıklayıcı gelmiyor, değil mi? İşte Kundera’nın kitabındaki genel hava da bu. Yazarın yıllar boyunca içinde biriktirdikleri bu kitabında birer birer süzülüyor dışarıya; ancak komünist rejimler altında yaşayan yazarlarda sıklıkla gördüğümüz gibi, kelimeye döktüklerinin üstünde bir tül perdesi asılı kalıyor; biz o perdenin arkasındakileri hissedebiliyoruz, tahmin de edebiliyoruz, ancak açıkça göremiyoruz. Komünist rejimlerin tehlikelerine karşı bir savunma mekanizması olarak tanımlayabileceğimiz bu “yazar refleksi” Kundera’da kendini, kimi sembollerin yoğun kullanımı ile (cinsellik, aşk, aldatma, müzik, kahkaha gibi) gösteriyor.
Kundera’nın bu yolculuğunu adlandırabilmek için bence öncelikle, kısaca Çeklerin yakın tarihine bakmakta yarar var:
İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından işgal edilen ve büyük acılarla boğuşan -o dönemki adı ile- Çekoslovakya, savaş sonrası, tüm diğer Doğu Avrupa ülkeleri için olduğu gibi, müttefiklerce Rusya’nın hakimiyetine teslim edilir. Rusların işbirlikçi