7/10
·200 syf.··
Beğendi
·
2026 13. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 09 Mart 2026 00:00
Kallokain, distopya edebiyatının biraz gölgede kalmış eserlerinden biri. Çoğu distopya okuru önce 1984 ya da Cesur Yeni Dünya'yla tanışır; oysa Karin Boye, totaliter devletin insan ruhuna nasıl nüfuz edebileceğini bu eserlerden çok daha önce işlemiş. Roman ilk kez 1940'ta yayımlanmış. Romanın merkez karakteri, insanların en gizli düşüncelerini bile açığa çıkaran bir “gerçeklik serumu” geliştiren kimyager Leo Kall. Boye, Leo üzerinden "İnsanların davranışlarını kontrol etmek yetmezse, düşüncelerini de kontrol etmek isteyen bir devlet ortaya çıkarsa ne olur?" sorusunu soruyor. Kallokain serumu tam da bu son sığınağı, insanın iç dünyasını hedef alıyor. Leo ile eşi Linda arasındaki ilişki; dostluk, güven ve sevgi gibi insani bağlar romanın ayırt edici yanını oluşturuyor. Boye, baskının karşısına devrimci sloganları değil, insanların birbirlerine duyduğu samimi güveni koymuş. Bu nedenle romanın duygusal tarafı, birçok klasik distopyadan farklı. Başka bir fark da aksiyon bekleyen okurlar için romanın zaman zaman yavaş ilerlemesi. Boye'un ilgisi olaylardan çok, karakterlerin iç dünyasına yönelmiş. Bu nedenle kitap bir macera romanından çok, felsefi ve psikolojik bir distopya olarak okunmalı.
KallokainKarin Boye · İthaki Yayınları · 20201,484 okunma
8/10
·528 syf.··
2026 32. kitabı
•Bazen bazı kitaplar sana aşkı değil, birine tutunmakla birini sevmek arasındaki farkı anlatıyor. Aşka Düşüş benim için tam olarak böyle bir okuma oldu. •Melek yıllardır içinde taşıdığı bir duyguyla yaşıyor. Lise koridorlarında başlayıp büyüyen, defter sayfalarına dökülen, bir şehri geride bırakacak kadar yer eden bir his… Üniversitenin son yılında aldığı kararla İstanbul’a geliyor çünkü bazı insanlar aşkı yaşamaktan çok ona yaklaşmayı seçiyor. Ve Murat… Melek’in yıllardır uzaktan sevdiği çocuk. Ama bazen zihninde büyüttüğün insanla karşında duran kişi aynı olmuyor. •Kitap boyunca Melek’e ilk başta gerçekten üzüldüm. O sevgiyi yıllarca içinde taşıması, yazması, beklemesi, hiçbir karşılık beklemeden birini kalbinin merkezine koyması çok kırıcıydı. Ama sayfalar ilerledikçe içimdeki o üzülme hissi yerini yavaş yavaş kızgınlığa bıraktı. Çünkü bir yerden sonra Melek’i anlamayı bıraktım‍. Ve burada bana kızabilirsiniz ama ben gerçekten neredeyse her bölümde aynı şeyi söyledim: "Yeter artık Melek, şu Murat’ı bırak ve etrafına bir bak." •Çünkü mesele Murat’ın onu seçmemesi değildi. Mesele Melek’in kendisini seçmemesiydi‍. Bir insan seni tekrar tekrar aynı yerde bırakıyorsa, seni gerçekten görmüyorsa, sevgini alıp ne yapacağını bilemiyorsa neden hâlâ onun etrafında dönüyorsun? Her sessizliği umut sanması, her küçük ilgiyi büyütmesi, her hayal kırıklığından sonra yine aynı yere dönmesi beni bir noktadan sonra çok yordu. Bazen bir karaktere kızınca kızamazsın çünkü canı yanıyordur; ama Melek’e kızmamın sebebi canının yanması değil, kendi canını yakan yerde kalmayı seçmesiydi. •Murat… Sanırım kitapta en net olduğum konu buydu. Ben Murat’ı hiçbir noktada sevemedim. Bazı karakterleri sevmezsin ama anlarsın, bazılarını anlarsın ama affetmezsin. Ben Murat’ta onu da yaşayamadım.
Aşka Düşüş 1 - GalataMehtap Fırat · Ephesus Yayınları · 202634 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
8/10
·172 syf.··
Beğendi
·
2026 8. kitabı
·
25 saatte okudu
·
Okunma: 08 Şubat 2026 00:00
Felsefe Konuşmaları; sistematik bir felsefe kitabından ziyade, diyalog formunda kurulmuş parçalı düşünce denemeleri olarak değelendirilebilir. “D’Alembert” 1830, “La Maréchale” 1776 ve sonradan bulunan “Başrahip Barthélemy” 1920 yılında yayımlanmış. “D’Alembert” konuşmaları evrim, evrenin düzeni, yaşam ve ölüm konularını; “Başrahip Barthélemy” konuşması dua, tanrı, ruh, öteki dünya konularını; “La Maréchale” konuşması ise din ve ahlâk arasındaki denklemin sorgusunu içeriyor. Konuşmalar, ele aldıkları konular itibarıyla diyalektik materyalizme, evrim teorisine ve ahlâka dair zamanından önce ileri sürülmüş düşünceler olarak kabul edilebilir. Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, materyalist eğilimi erken ve oldukça cesur biçimde göstermesi. 18. yüzyıl Fransası’nda din, bilim ve siyaset arasındaki gerilim çok daha keskindi. Diderot’nun yazdıkları bu gerilimi sadece yansıtmamış, bilinçli biçimde provoke de etmiş. Bu yüzden metin, bugün okunduğunda bile yer yer tartışma başlatıcı bir karakter taşıyor.
Felsefe KonuşmalarıDenis Diderot · İş Bankası Kültür Yayınları · 2020526 okunma
rachel <3
10/10
·263 syf.··
2021 6. kitabı
her kadının kendınden bir şeyler bulabıleceğını, içinden bir yere dokunacagını ve okuduukları ıle empatı yapabılıecegını dusunuyorum. rachelın kendı yolunu bulmasını, kendısını kesfetmesını okumak cok guzeldı. basılara boyun eğmeyıp cesur kararlar almasını cok sevdum keske daha uzun olsaydı :(
Benim Biricik HayatımJennifer Mathieu · Yabancı Yayınları · 2020210 okunma
Nosanora'dan Nora'ya...
Puan vermedi·296 syf.··
2026 5. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 10 Haziran 2026 21:40
Gece Yarısı Kütüphanesi'ni okurken kendimi Nora'nın yaşadığı pişmanlıklardan çok, kendi hayatını ne kadar yaşayabildiğini sorgularken buldum. Bazı insanlar yanlış kararlar verdikleri için değil, yıllarca başkalarının ihtiyaçlarını ve sorumluluklarını kendi isteklerinin önüne koydukları için kendilerinden uzaklaşıyor. Kitap bana, geçmişte kaçırdığım fırsatları değil, kendime ne kadar az yer verdiğimi düşündürdü. Belki de insanın en büyük kaybı, hayallerinden vazgeçmesi değil, zamanla ne istediğini unutmasıdır. Bu yüzden romanı bitirdiğimde aklımda kalan şey pişmanlıklar değil, hâlâ kendimi tanımak ve hayatımın geri kalanını kendi seçimlerimle şekillendirmek için zamanım olduğu düşüncesiydi. Bu yönüyle kitap, bana geçmişe takılıp kalmaktan çok, kalan yıllara daha cesur bakmayı hatırlattı.
Gece Yarısı KütüphanesiMatt Haig · Domingo Yayınevi · 202598bin okunma
İnsan Ruhunun Karanlığı ve Çelişkileri Üzerine
8/10
·222 syf.··
2026 15. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 25 Mart 2026 00:00
Sabahattin Ali’nin bu kitabını okurken gerçekten çok büyük bir keyif aldım. İçinde hem birbirinden vurucu öyküler hem de sarsıcı bir tiyatro oyunu barındırması, metinler arasında gezinirken bambaşka duygulara geçiş yapmamı sağladı. Kitaba adını veren “Kağnı” başlığı altındaki ilk öykülerde okuma tempomun ister istemez yavaşladığını fark ettim; sanki yazarın dili burada çok daha ağır, çok daha sindirilerek okunmayı talep ediyordu bizden. Ama buna rağmen o boğucu, o sert genel atmosfer beni daha ilk sayfalardan tamamen içine çekmeyi başardı. Kitapta beni en çok etkileyen, tabiri caizse can evimden vuran kısım ise hiç şüphesiz “Esirler” oyunu oldu. Orada kurulan o devasa dramatik yapı ve karakterlerin o kor gibi yanan iç dünyası beni diğer öykülere kıyasla çok daha derinden, çok daha başka bir yerden yakaladı. KAĞNI Bu öykü, bir köyde güpegündüz cinayete kurban giden bir delikanlının ardından, yaşlı annesinin yaşadığı o kapkara ve katmanlı trajediyi acayip sarsıcı bir biçimde önümüze koyuyor. O yaşlı kadının, biricik oğlunun ölümünü bile birilerine dile getirmekten, hakkını aramaktan korkup çekinmesi; o adalet arayışının, kırsal yaşamın o vahşi gerçekleriyle ve bitmek bilmeyen geçim kaygısıyla anında bastırılması, aslında yalnızca bireysel bir anne acısını anlatmıyor bize. Dönemin o çürümüş sosyo-psikolojik atmosferini de tamamen görünür kılıyor. Devlet mekanizmasının o insanı tüketen yavaşlığı ve köy hayatının bu sistemden ne kadar kopuk olduğu, kadının iç dünyasında bir süre sonra buz gibi bir çaresizlik ve amansız bir kabulleniş duygusu yaratıyor; sanki o yoksulluğun içinde adalet aramak bile kadın için ulaşılmaz bir lüks haline geliyor. Ancak öykünün asıl çarpıcı, insanın boğazını düğümleyen yanı o finaldeki kırılma anında saklı. Köyden birinin ihbarı üzerine
Edebiyat
Kağnı - Ses - EsirlerSabahattin Ali · Yapı Kredi Yayınları · 20197,8bin okunma