Münih'ten 200 kilometre uzaklara kadar gittim. Avus-turya ve İsviçre'ye girdim. Bütün bunlardan sonra başta Münih olmak üzere gördüklerimi anlatmakta elbette faydalar vardır. Bizim Gök Türk ve Oğuz taifesiyle Hititler'e bunları hikâye edeceğim:
Münih, bilindiği gibi, Baviyera'nın merkezi ve Alman-ya'nın en büyük şehirlerinden birisi. Nüfusu iki milyon kadarmış. Denizden yüksekliği 500 metre kadar bir şey.
Bugünkü Türkiye'de halk nasıl birbirine karışmış, birçoğu kendi şehrinden ve ilinden başka yerlere yerleşip geçim yolu bulmuşsa Almanya'da da aynen böyle.. Mü-nih'te, Almanya'nın başka bölgelerinden gelip yerleşmiş pek çok insan var. Bizde, vilayetler arasında nasıl bir rekabet varsa, bir vilâyet halkı nasıl yarı şaka, yarı ciddî olarak komşu vilâyet halkı için hicvimsi sözler söylerse Almanlar da böyle.. Öteki Almanlar, Baviyeralıları kaba buluyor ve sevmiyor. Baviyera da hâlâ kendisini Alman Birliği içinde bağımsız bir devlet sayıyor. Prusyalıları kimse sevmiyor. Hele bazı Kuzey Almanyalılar Baviye-ra'yı Almanya'dan bile saymıyorlarmış. "Sizi Almanya'ya bekleriz" demek Baviyera'dan daha kuzeye gelin demekmiş. Baviyeralıların lehçeleri biraz çetrefil. Ama her Alman en aşağı sekiz yıllık bir ilkokul öğreniminden geç-tiği için birbirlerini anlamakta güçlük çekmiyorlar.
Fakat bütün bu ayrılıklara, rağmen Almanlar tam bir millet manzarası gösteriyor. Hatta ben yalnız Almanya'da değil, Avusturya ve İsviçre'de de (tabiî Alman İsviçresini kasdediyorum) aynı milleti gördüm. Dil, âdet, görünüş, davranış, her şey tek bir milleti gösteriyordu. Almanya ile Avusturya'nın Konya ile Ankara'nın ayrılmasından hiçbir farkı yok.
"(...) Ne kadar aptalca bir rüya."
"Sandığın kadar aptalca değil. Fakat rüyalar niçin akıllıca olsun ki? Akıllıca fikirlerimizin rüyaların dokusuna pek az katkısı var bence. Hayır, zamanla edindiğimiz bütün akıllıca fikirlerle, bütün parlak ve aklı başında görüşlerle rüyalarımızda pek de karşılaşmıyoruz. Rüyalarımızdaki değerlendirmelerimiz -kendimize ve durumlara ilişkin- çok farklı, belki karmaşık ve çetrefil, ama bir o kadar da saf."
Bugünlerde her yere hâkim olan o ilkel fikre (önemli olan tek şey kazanmaktır) karşı, şunu söylemeye cüret edeceğim (ve bunu futbola, Di Stéfano'nun ve art arda beş Avrupa Kupası'nı kazanan Madrid'e hayranlık duyarak başlayan biri söylüyor): Sporun zorunlu kıldığı sürekli zafer kazanma anlayışı, yenilgilerle zaferlerin birbiri ardına gelmesinden çok daha az çekici ve çok daha tatsız görünüyor. İkinci seçenek şüphesiz daha çok buruşuk kırışıklık, daha çok çetrefil ve çekişme sunuyor, -çocukluğa her hafta geri dönüşten oluşan bir dünyada daha yetişkin olduğunu söyleyebiliriz- daha zarif ve daha unutulmaz.