Bu kitap Rousseau’nun son eseri. 64-66 yaşları arasında kaleme alıyor ve bitiremeden vefat ediyor. Otobiyografik bir eser, Rousseau’nun -gerçek veya hayali?- gezintilerinde aklından geçenleri yazıyor.
Kitap boyunca Rousseau üç şey yapar: Bize kendini tanıtır, kendi gözünden insanları tanıtır ve bazı felsefi sorulara yanıt arar. Kendinden bahsettiği yerlerde ununu elemiş eleğini asmış, deneyimli ve yorgun bir Rousseau’yla karşılaşırız. Bize dünyadan elini eteğini çekmiş, yalnız, kırılgan ve kendisiyle dürüstçe hesaplaşmaya çalışan bir otoportre çizer.
İnsanlardan bahsederken sitemkardır. Onlar kendisini toplumun dışına itmiş, onu aşağılamış, onu aldatmışlardır. Rousseau buna önceleri öfkelenmiş ve isyan etmişse de zamanla durumunu kabullenmiş, kaderine razı olmuştur. Avuntuyu kendi ruhunda, iç sesinde aramaktadır. Zaten sahte, hain, dedikoducu, önyargılı, ikiyüzlü, insafsız ve diğer birçok kötü sıfatı hakeden insanlarla da Rousseau’nun artık bir işi olmaz.
Felsefi sorulara yanıt aradığı kısımlarda ise doğruluk, adalet, ahlak ve erdem, iyilik, mutluluk, özgürlük, Tanrı ve maneviyat gibi birçok çetrefil konuya eğilir. Bu konularda akıl yürütmekle beraber çoğu zaman nihai yanıtı vicdanına bırakır.
Gerek duygu yoğunluğu, gerek düşüncelerin derinliği, gerekse kullanılan dilin karmaşıklığı nedeniyle çok akıcı bir okuma değildi. Fakat gerçekten keyifliydi. Bazı cümleleri iyi anlamak için tekrar okudumsa, bazılarını da sadece tadına varabilmek için tekrar okudum. Rousseau’nun samimi tonu yüreğime işledi, yalnızlığını iliklerime dek hissettim.
Bence her şeyden önemlisi, bu kitap bana, Rousseau’nun fikirlerinin temelini oluşturan düşünme ve duyma biçimlerine yakından bakma imkanı sundu. Öyle ki bu kitabı okuduktan sonra Rousseau'nun duygu dünyasına yakınlaştığımı ve siyasi