Bu ülkeye geldiğimde kocaman kocaman sakallı adamların bin iki yüz yıl önce işlenmiş bir cinayet için hâlâ hıçkırıklara boğulup dertlenmelerini anlayamıyordum. Artık anladım. İranlılar geçmişte yaşıyor çünkü geçmiş onların vatanı, çünkü şimdiki zaman hiçbir şeyin onlara ait olmadığı yabancı bir ülke. Bizim gözümüzde modern yaşamın, insanın özgürleşmesinin simgesi olan her şey onlara göre yabancı egemenliğinin ve baskısının simgesi: kara yolları, Rusya demek; demir yolu, telgraf, banka, İngiltere; posta dedin mi Avusturya-Macaristan...
Tebriz öyle bir günde geçiştirilecek bir yer değil. Nasıl olur da buraya kadar geldikten sonra, Doğu'nun en büyük kapalı çarşısının labirentlerinde bir veya iki gün boyunca kaybolmadan, Binbir Gece Masalları'nda da sözü geçen Mavi Cami'nin harabelerini görmeden çekip gitmeyi düşünürsünüz? Günümüzde seyyahların hep acelesi var, telaş içinde, her ne pahasına olursa olsun diyerek geliyorlar ama gelmek bir yolun sonuna varmak demek değil. İnsan her menzilde bir yere varır, her adımda gezegenimizin gizli kalmış bir yüzünü keşfedebilir, bunun için bakmak, istemek, inanmak, sevmek yeterli.
Etrafında cereyan eden hadiseleri günbegün anlatıyordu. Titiz, asla yüzeyselliğe kaçmayan ayrıntılarla dolu bir anlatımı vardı. Onun o güzel zekâsına vurulmuş ve düşüncelerinin meyvesini yollamak için tüm insanların içinden beni seçmesi gururumu okşamıştı.
Kuhandiz'in, eski kalenin taraçasına çıkın, diyorlardı, bakışlarınızı göz alabildiğine çevrenizde dolaştırın, sulardan ve yeşillikten, çiçek tarhlarından ve en zevkli bahçıvanlar tarafından öküz, fil, diz üstü çökmüş deve, karşı karşıya duran, birbirlerinin üzerine sıçramaya hazır panterler gibi şekiller verilerek budanmış servi ağaçlarından başka bir şey göremezsiniz. Gerçekten de Ömer'in gözüne surların içinde bile, batıdaki Manastır kapısından Çin kapısına varıncaya kadar, sık meyve bahçelerinden ve şırıl şırıl akan sulardan başka bir şey çarpmamıştı. Bir de şurada burada upuzun boyuyla tuğla bir minare, sanki gölgelerin içinden oyulup çıkarılmış bir kubbe, bir cihannümanın ak pak duvarı. Ve salkım söğütlerin kuytusundaki bir su birikintisinin kenarında, saçlarını kavurucu rüzgârın altına serip kurumaya bırakmış, çırılçıplak yıkanan bir kadın.