Gerçek hayatta Friedrich Nietzsche ile Dr. Josef Breuer hiç tanışmadı. Fakat Irvin D. Yalom’un satırlarında, onlar tanışıyorlar. Ve bu tanışma, bazı keşkeler, bazı acabalar, bazı çıkmaz sokaklar yaratıyor.
Nietzsche Ağladığında, olmamış bir ihtimalin ihtişamıyla yazılmış bir kitap. Ve o kadar derin bir yara açıyor ki insanda, o yaranın aslında yıllardır sizde olduğunu fark ediyorsunuz. Bir filozof bir psikiyatrın koltuğuna oturursa, gerçekten iyileşir mi? Yoksa daha mı çok parçalanır? Bu soru kitabın nabzı.
Nietzsche, tanrısız, kuralsız, yalnız bir dünyada acı çekmeyi seçmiş bir adam. Breuer ise başkalarının acısını iyileştirirken kendi içinde çürüyen bir adam. Bu iki karakterin her diyaloğu bir zihin savaşı, her suskunluğu birer felsefi manifesto.
Yalom, okuyucuya “Sen hangisisin?” diye sormaz. Ama siz kitabı okudukça, zaten fark edersiniz; Bazen Breuer olursunuz, çünkü başkalarını iyileştirip kendi acınıza yabancılaşıyorsunuz. Bazen Nietzsche olursunuz, çünkü sizin için dünya bir yük, insanlar bir hayal kırıklığı, umut ise yalnızca daha çok düşmek demektir.
Kitap, varoluşçuluk temelli bir kurgudan oluşuyor . Nietzsche’nin “Tanrı öldü” dediği, insanın kendi anlamını kendi yaratması gerektiği dünyaya, Yalom psikoterapinin içtenliğiyle bakıyor. Roman boyunca yaşamın anlamı, kendilik, acı ve özgür irade gibi temalar en çiğ haliyle masaya yatırılıyor. Ve en güzel yanı, bu fikirler sadece Nietzsche’ye ait değil. Aynı zamanda kitabın diğer baş karakteri, Josef Breuer üzerinden de Freud’un temelleri kuruluyor.
Yani kitap bir yandan Freud'un doğum sancılarını çekerken, diğer yandan Nietzsche’nin ölüm sancılarıyla boğuşuyor. Biri anlamı çözmeye çalışırken, diğeri anlamı yaratmaya çalışıyor.
Lou Salomé: Yalnızlığın Sembolü
Nietzsche’nin kalbinde derin bir yara. Onunla