miray bostan

miray bostan
@chesterbennington
70 okur puanı
Kasım 2020 tarihinde katıldı
10/10
·430 syf.·
2023 85. kitabı
Gerçek hayatta Friedrich Nietzsche ile Dr. Josef Breuer hiç tanışmadı. Fakat Irvin D. Yalom’un satırlarında, onlar tanışıyorlar. Ve bu tanışma, bazı keşkeler, bazı acabalar, bazı çıkmaz sokaklar yaratıyor. Nietzsche Ağladığında, olmamış bir ihtimalin ihtişamıyla yazılmış bir kitap. Ve o kadar derin bir yara açıyor ki insanda, o yaranın aslında yıllardır sizde olduğunu fark ediyorsunuz. Bir filozof bir psikiyatrın koltuğuna oturursa, gerçekten iyileşir mi? Yoksa daha mı çok parçalanır? Bu soru kitabın nabzı. Nietzsche, tanrısız, kuralsız, yalnız bir dünyada acı çekmeyi seçmiş bir adam. Breuer ise başkalarının acısını iyileştirirken kendi içinde çürüyen bir adam. Bu iki karakterin her diyaloğu bir zihin savaşı, her suskunluğu birer felsefi manifesto. Yalom, okuyucuya “Sen hangisisin?” diye sormaz. Ama siz kitabı okudukça, zaten fark edersiniz; Bazen Breuer olursunuz, çünkü başkalarını iyileştirip kendi acınıza yabancılaşıyorsunuz. Bazen Nietzsche olursunuz, çünkü sizin için dünya bir yük, insanlar bir hayal kırıklığı, umut ise yalnızca daha çok düşmek demektir. Kitap, varoluşçuluk temelli bir kurgudan oluşuyor . Nietzsche’nin “Tanrı öldü” dediği, insanın kendi anlamını kendi yaratması gerektiği dünyaya, Yalom psikoterapinin içtenliğiyle bakıyor. Roman boyunca yaşamın anlamı, kendilik, acı ve özgür irade gibi temalar en çiğ haliyle masaya yatırılıyor. Ve en güzel yanı, bu fikirler sadece Nietzsche’ye ait değil. Aynı zamanda kitabın diğer baş karakteri, Josef Breuer üzerinden de Freud’un temelleri kuruluyor. Yani kitap bir yandan Freud'un doğum sancılarını çekerken, diğer yandan Nietzsche’nin ölüm sancılarıyla boğuşuyor. Biri anlamı çözmeye çalışırken, diğeri anlamı yaratmaya çalışıyor. Lou Salomé: Yalnızlığın Sembolü Nietzsche’nin kalbinde derin bir yara. Onunla
Nietzsche AğladığındaIrvin D. Yalom · Ayrıntı Yayınları · 202469,9bin okunma
Reklam
10/10
·202 syf.·
2023 56. kitabı
"İnsan kitap yakmaz, kendi kalbini yakar." Fahrenheit 451, kağıdın tutuşup yandığı sıcaklıktır. Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i bir kurgu değil, gecikmiş bir uyarı mektubu. Modern dünyanın parlak ekranlarında gözleri kör olmuş, kulakları uğultularla dolmuş, kalbi sessizlikle uyuşturulmuş insanlara yazılmış bir ağıt. Ve bu ağıt, sessiz değil. Yandıkça bağırıyor bağırdıkça yanıyor. Bir kitap hayal edin: İçinde binlerce hayat, milyonlarca fikir, bir o kadar acı ve umut var. Şimdi düşünün ki bu kitaplar artık yasaklı. Düşünmek suç, hissetmek hastalık. Ve kitaplar yakılıyor. Çünkü düşünen insanlar sorgular. Sorgulayanlar itaat etmez. Devletin istediği şey ne? Karanlıkta gülümseyen, düşünmeyen bir toplum. Bradbury burada, yalnızca kurgusal bir distopya anlatmıyor. Bizim dünyamızı, bizim olasılıklarımızı gözümüze sokuyor. "Eğer böyle giderse..." demiyor. "Zaten böyle oldu." diyor. Kitap, Guy Montag adında bir "itfaiyeci"nin hikayesini anlatıyor. Ama burada itfaiyeciler yangınları söndürmez, kitapları yakarlar. Çünkü kitaplar tehlikelidir, insanları düşünmeye, sorgulamaya ve dolayısıyla mutsuz olmaya iter. Devletin amacı, herkesi yüzeysel bir mutlulukla kandırmaktır. Montag başlangıçta bu sistemi sorgulamaz, hatta gururla görevini yapar. Ta ki Clarisse adında genç ve hayata başka bir pencereden bakan bir kızla tanışana kadar. Clarisse’in soruları, Montag’ın içinde yıllardır bastırılmış merakı uyandırır: “Mutlu musun?” Belki de bütün kitabın en sarsıcı sorusu bu. Clarisse’in Montag’a kazandırdığı şey bir kitap değil, bir merak. Asıl devrim, düşünmekle başlar. Düşünün ki her gün yürüdüğü yolda bir kez dahi olsun Ay'a bakmayan bir adam, Ay'a aşık oluyor. Bradbury’nin 1953’te yazdığı bu romanda dev ekranlar, sanal "aileler", duygusuz konuşmalar, gürültüyle bastırılmış
Fahrenheit 451Ray Bradbury · İthaki Yayınları · 2022108,3bin okunma
9/10
·256 syf.·
2025 3. kitabı
Yevgeni Zamyatin’in Biz adlı romanı, distopya edebiyatının başlangıç noktası sayılabilecek, politik ve felsefi katmanları oldukça güçlü bir eserdir. George Orwell' in 1984'ü ve Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı, açıkça Zamyatin’in açtığı bu karanlık yoldan ilerlemiştir. 1921 yılında kaleme alınmasına rağmen hâlâ tazeliğini koruyan bu metin, birey-toplum ilişkisi, özgürlük, rasyonalite ve iktidar gibi temaları son derece çarpıcı bir şekilde işler. Zamyatin’in dünyasında insanlar isim değil, birer numaradır. Ana karakterimiz D-503, sistemin ideal bireyidir: mantıklı, uyumlu, kurallara bağlı. Fakat bir gün karşısına çıkan I-330, onun “mükemmel düzen” algısını sarsar. Roman bu kırılma üzerinden ilerlerken aslında sadece bir karakterin içsel dönüşümünü değil, totaliter sistemlerin birey üzerindeki etkisini de anlatır. Zamyatin’in kurguladığı toplumda her şey şeffaftır: evler camdandır, mahremiyet yoktur, herkes herkesin gözetimindedir. Bu durum ilk bakışta güvenli bir ortam sağlıyor gibi görünebilir. Ancak bu güvenlik duygusu, bireysel özgürlüklerin tamamen yok edilmesi pahasına elde edilmiştir. Sistemde duygu, özgür irade ya da hayal kurmak hastalık sayılır. Hatta D-503, hayal gördüğü için kendini hasta zanneder. Duygu, sistemin çözmeye çalıştığı bir problemdir. Bu da bize şunu düşündürür: Rasyonalite mutlak bir iyi midir? Yoksa duygusuz bir denge, insanı insan olmaktan çıkarır mı? Zamyatin’in sistemi, bireyin tüm varlığını “genel iyi”ye feda eder. Burada özgürlük, kaosun diğer adı olarak sunulur. Sistemin sloganı olan şu cümle durumu özetler niteliktedir: “Özgürlük, bilinmeyenin ölü doğmuş çocuğudur.” ki bu korkunç bir empozedir çünkü özgürlük, çocukken masallarda anlatılan o güzel düş değil; tehdit olarak görülmektedir. Bu anlayışa göre bireyin arzuları,
BizYevgeni İvanoviç Zamyatin · İthaki Yayınları · 202011,9bin okunma
10/10
·202 syf.·
2025 2. kitabı
-inceleme- Sen bu dünyanın sırlarına eremezsin; Erenlerin dilini de söktüremezsin; İyisi mi iç şarabı, cennet et bu dünyayı: Öbür cennete ya girer, ya giremezsin. Ömer Hayyam'ın yaklaşık 800 sene önce kaleme aldığı Rubailer; 11. yy. Büyük Selçuklu Dönemi'ne Sunni inancının hakim olduğu, felsefi özgürlüklerin kısıtlı kaldığı zamanlarda, deli cesaretiyle hakikatin üzerine yürüyen bir bilgenin içsel başkaldırısıydı. Bazı popüler iddialar Rubailer'de sözü geçen şarabın ve şarapla ilgili tüm atıfların sembolik olduğunu, Tanrı'ya duyulan aşkın sarhoş ediciliğinden bahsedildiğini, aslında Hayyam'ın ağzına bir damla dahi şarap sürmediğini, dörtlüklerinde insanları sorgulamaya teşvik ettiğini, hiciv yaptığını savunsa da Rubailer'e şöyle bir göz atınca bu iddialar pek inandırıcı gelmez. Hatta döneminde Hayyam'ın dörtlüklerinin 'Yasaklı Rubailer' olarak da geçtiği söylenir. Halk arasında yaygın dolaşan iddialardan bazıları da Hayyam'a ait olup olmadığı kesin olmayan satırlardır; 'Irmaklarından şarap akacak' diyorsun Cennet-i alâ meyhane midir? 'Her mümin'e iki huri' diyorsun Cennet-i alâ kerhane midir? dörtlüğü Farsçadan çevrilmiş kaynak rubailer arasında ve akademik çeviriler içerisinde yer almamaktadır. Muhtemelen halk arasında sonradan türetilmiş ama Hayyam'ın ruhunu taşıdığı için zaman içinde popüler derecede Hayyam'la özdeşleşmiştir. Dört mısralık kısa şiirleriyle; hayatı, ölümü, kaderi ve Tanrı'yı korkusuzca sorgulayan Hayyam, geleneksel inancın aksini haykıran sesiyle evrensel anlamlarla dolu bir felsefi bomba yaratmıştır. Hem kendi çağını aşmış hem de çağımıza meydan okumuştur. Baskın olarak şarap, sarhoşluk, ölüm, hiçlik, Tanrı'ya ve kadere isyan konularını güçlü bir ironi, melankoli ve bilgelikle işlemiştir. Şarap ve Sarhoşluk: Hayyam'ın en çok bilinen
DörtlüklerÖmer Hayyam · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202527,8bin okunma
9/10
·464 syf.·
2023 98. kitabı
Nezdimde edebiyat tarihinin en vurucu giriş cümlesinin sahibidir. "it was the best of times, it was the worst of times, it was the age of wisdom, it was the age of foolishness..." "zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; bilgelik çağıydı, aptallık çağıydı.." Charles Dickens, henüz ilk cümlesiyle okurunu zamansız bir uçuruma çağırır: Umut ile umutsuzluk arasındaki o ince keskin çizgiye. Bu roman sadece Paris ile Londra’nın değil, kayboluşlarla insanlığın, vicdanla zulmün, ölümle ölümsüz sevdanın hikâyesidir. Fransız Devrimi'nin gölgesinde geçen, tarihsel olaylarla bireysel dramları kusursuzca iç içe geçiren bir romandır. Hikâye 18. yüzyılın sonlarında, devrim öncesi ve sonrası Paris ile Viktorya dönemi Londra’sında geçer. Dickens’ın olağanüstü gözlem gücüyle kurguladığı bu iki şehir, sadece birer mekân değil, aynı zamanda insan ruhunun iki yüzüdür: Biri kana susamış öfkenin, diğeri sessiz direncin temsilcisi. Kurgu, üç ana bölümden oluşur: "Geri Çağrıldı", "Altın İplik" ve "Fırtına Geliyor". Bu başlıklar yalnızca olayların gelişimini değil, karakterlerin içsel dönüşümünü de simgeler. Dickens’ın üslubu dönemin gerçekliğini dramatize eden ve teatral bir atmosfer yaratan katmanlı bir dil içerir. Yer yer uzun betimlemeler, yer yer yoğun diyaloglarla harmanlanan bu anlatım, okura sarsıcı bir tarihsel bilinç kazandırır. İki Şehrin Hikayesi’nin merkezinde yalnızca devrim değil, aynı zamanda aşkın en sade ve en yüce hali vardır. Sydney Carton… Adı unutulmaz bir kahraman gibi değil, kalpte yankılanan bir fısıltı gibi geçer satırlardan. Bir kadını, sevmenin en asil biçimiyle sevmek nedir diye sorsalar, Dickens’ın kaleminde Carton’un fedakârlığını göstermek yeterlidir: “Bir hayatı veriyorum, belki de onu kazanmanın tek yolu budur.” Carton’un Lucie için yaptığı son
İki Şehrin HikâyesiCharles Dickens · Can Yayınları · 202376,5bin okunma
Reklam