Zorba, Nikos Kazancakis’in okuduğum ilk kitabı oldu. Daha ilk sayfalardan itibaren insanı içine çeken, merak uyandıran bir dili var. Kitap temelde iki karakter üzerine kuruluyor: Patron ve Zorba.
Patron; hayatı dikkatle yaşamaya çalışan, düşünen, okuyan, tabiri caizse “mürekkep yalamış” bir karakter. Zorba ise hayatı gerçekten yaşamış, acı çekmiş, tecrübe etmiş, feleğin çemberinden geçmiş biri. Bu iki karakteri okurken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?”
Ben hep “çok gezen bilir” tarafına daha yakın oldum. Ama şunu da düşünüyorum: Gezerken okumak, okumayı yaşayarak yapmak bambaşka bir lezzet.
Patron bilgiyle yaşayan bir insan. Zorba ise deneyimle… Patron düşünerek hakikate ulaşmaya çalışıyor, Zorba hissederek. Belki de kitabın en güçlü tarafı burada başlıyor. Çünkü insan okurken kendi içinde de bir Patron ve bir Zorba olduğunu fark ediyor.
Hatta ben okurken ister istemez Bir Adam Yaratmak eserindeki Hüsrev karakterini düşündüm. Hüsrev de tıpkı Patron gibi hayatı daha çok düşünce üzerinden yaşamaya çalışan, varoluş sancıları çeken bir karakterdi. Sürekli “İnsan nedir?” sorusunun peşindeydi. Zorba ise bu soruların cevabını düşünerek değil, yaşayarak bulmuş gibiydi. Hüsrev düşüncenin ağırlığında ezilirken, Zorba hayatın akışına karışıyordu. Bu yüzden biri trajediye yaklaşırken diğeri acının içinden bile yaşam sevinci çıkarabiliyordu.
Zorba’nın şu sözleri beni özellikle etkiledi:
“Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır, bu Yunan’dır... Vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım... Şimdi ise yalnızca şuna bakıyorum: Bu iyi insan mı, kötü insan mı?”
Bu sözler bana şunu düşündürdü: İnsan bazen ancak acı çekerek olgunlaşıyor. Zorba, yaşadığı büyük yanlışların ve ağır