garip bir bilgi
Çin’de yarı ölü kabul edilen 248 insan, gelecekte yeniden hayata döndürülme umuduyla kriyojenik tanklarda bekletiliyormuş. 🤔
Çinli yazarların gözünden Hz. Peygamber Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem), kendi tarihî bağlamından kopuk, yalnızca dinî bir hadise değildi. Aksine o, Arap Yarımadası’nın yüzyıllardır kendi kendine sorduğu büyük soruya verilmiş kaçınılmaz cevaptı: Çölün eşiğinde, tarihin kenarında yaşayan dağınık bir toplum, dar sınırlarını nasıl aşarak evrensel bir medeniyet kurabilir? Mekke’de yetim olarak dünyaya gelen; asabiyetin, intikam kültürünün ve put ticaretinin hüküm sürdüğü bir toplumda yetişen bu insan, sıradan bir ahlâk ıslahatçısı değildi. O, kan bağının yerine anlam bağını; kabile sadakatinin yerine ilkeye bağlılığı koyarak insan kimliğini kökünden yeniden inşa eden büyük bir kurucuydu. Çinli yazar Liu Bingwen’in bu siyer okumalarında gördüğü şey de tam olarak budur. O, Hz. Peygamber’in hayatına ne Batı’nın İslam’a dönük tarihî kompleksleriyle ne de Müslümanın kendi Peygamber’i karşısındaki savunmacı hassasiyetiyle yaklaşır. Bilakis kendi kurucularını okumayı çok iyi bilen kadim bir medeniyetin bakışıyla yaklaşır. Bu okumayı farklı kılan taraf, Hz. Peygamber’i köklü bir Çin düşünce çerçevesi içinde ele almasıdır: bilge hükümdar, amelî filozof, düşünceyle eylemi; ahlâkla siyaseti birbirinden ayırmayan insan… Tam da bu çerçevede Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem), Çin zihninde tanıdık bir şahsiyet hâline gelir. Çünkü o, Batı’nın ısrarla birbirinden ayırdığı şeyleri kendi şahsında birleştirmiştir: peygamberlik ile liderliği, ruh ile devleti, iç hakikatle toplumsal hareketi… Burada vahiy, yalnızca teolojik bir tartışma konusu değildir; bütün bir ümmetin ortak bilincini yeniden şekillendiren merkezî hadisedir. Bu gerçek tek başına, onu insanlık tarihinin en büyük medeniyet kurucuları arasına yerleştirmeye yeter. Metnin temel iddiası şudur: İslam ne sadece
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
İbrahim, kırılmak puttan eskidir bilmiyorsun. Beni olmamağa tabancaladılar; hiç okyanusum olmadı, hiç kendim ibrahim, Çinde hiç ablam . Beni bir yaşamakla dağladılar ki sorma, beni ağlatarak anamın karnından, beni doğarak öldürmenin yolunu buldular. Bu ağ , bu dağ, damağ , bu huma, kalmağla ben Sorma ibrahim; onca sene koca yaptım gözleri Şeyh Galip okudum, perdeleri değiştim oldum yirmibeş, yirmi altı daha Allah'ın hatırladığını görmedim. İbrahim, bir uzağın sırtı gibiyim yakışmıyorum dünyanın hiçbir penceresine . Sorma kanser hücreliyorum, sorma. Bulsa beni ölmeye yatıracak o katilin işini aksatmışım fazladan yaşıyorum.
Fuarları gezen Anadolu sermayesi için kritik bir eşik var: Üretmek mi daha kârlı, ithal etmek mi? Yüksek enerji maliyetleri, iş gücü baskısı ve Ar-Ge riskleriyle boğuşmak yerine; Çin’de halihazırda ölçek ekonomisiyle (yani çok büyük montajlarda çok ucuza) üretilmiş, Avrupa standartlarından geçmiş hazır ürünü alıp içeriye sokmak, kısa vadede tüccara daha rasyonel geliyor. Sonuçta sanayici yavaş yavaş ithalatçıya dönüşüyor; üretim refleksleri zayıflıyor. Türkiye'de bir ürünün montajı veya son aşaması yerli imkanlarla yapılsa bile, o ürünün kalbi—elektronik kartı, hassas mekanik parçası, kimyasal bileşeni veya kalıbı—yine o fuarlarda el sıkışılan Çinli üreticiden ithal ediliyor. Yerli üretimi artırmak için fabrikaları daha çok çalıştırmak, otomatik olarak Çin'den daha fazla ara malı ve hammadde ithal etmek anlamına geliyor. Üretim arttıkça ithalat faturası da büyüyor. Türkiye'nin Doğu ile Batı arasındaki lojistik köprü konumu, normalde yerli üreticinin ihracatını kolaylaştırması gereken bir avantajdır. Ancak bu modelde, Çin’in malını Ortadoğu ve Avrupa’ya daha zahmetsizce pompalaması için tek yönlü bir otobana dönüşüyor. İstanbul ve limanlarımız, yerli malının çıkış kapısı olmaktan ziyade, ithal malın tasnif edildiği lojistik merkezler haline geliyor. Bu durum kaçınılmaz olarak iç pazarda yerli üreticinin fiyatla rekabet edemeyerek havlu atmasına ve ülkenin dış ticaret açığının yapısal bir nitelik kazanmasına yol açıyor.
1000Kitap
Çin’de yayınlanmış bir kamu spotu … 📌“Hayvanları beslemeyin, ekolojik dengeyi bozarsınız, doğaya ve insanlara zarar verirsiniz”…
Hayata Dair
TARİHÎ ROMAN ve ZAMAN ŞUURU ETRAFINDA...
Irkçı-turancı hissiyatını ideolocyalaştırmak için bir ömür çırpınan, posa Türkçülüğü’nün ahmâk inanmışı Hüseyin Nihâl Atsız’ın romanları, beslendiği altyapının çürüklüğü bir tarafa, bu eserin değerlendirme çerçevesine girmeliydi; biz de öyle yaptık. Kısa bir roman kabul edilen, fakat uzun bir hikâye de sayılabilecek olan ve bizce önemli bir sanat keyfiyeti taşımayan “Dalkavuklar Gecesi” adlı eserinden dolayı ademe mahkum edilen ve resmî ideolojinin hışmına uğrayan bu yazar, ismi geçen eserinde “Hattuşaş” adlı bir ülkede yaşayan ve etrafındaki dalkavukları gördükçe mest olan sarhoş bir kraldan bahseder. Kimilerine göre bu kral resmî ideolojinin kurucusudur ve bu sebeble orijinallikten hiçbir nasibi olmayan bahse değmez yazarcıklar edebiyat antolojilerinde “romancı” diye takdim edilir de Nihal Atsız’dan pek bahseden olmaz. 1941 yılında yazılan ve ilk roman çalışması olan “Dalkavuklar Gecesi” bir yana, Türk edebiyatının en alışılmadık roman hamlelerinden birkaçına imza atan bu yazardan, iyi veya kötü bahsedilmeliydi oysa. Bu vesileyle, en ünlü romanı “Bozkurtların Ölümü” ile, bizce en kalitelisi olan “Ruh Adam”ı değerlendireceğiz ve kendi bakış açımızı ortaya koyacağız. BOZKURTLARIN ÖLÜMÜ Sayfalarında baştan sona tarihî bir romantizm uçuşan bu eserin konusu, 7. yüzyılın ilk yarısında, Göktürk Devleti’nin topraklarında ve Çin’de geçer. Roman, üniversite öğrenci yurdunda, yaz tatilinde oradan ayrılmayan gençlerin sohbeti ile başlar. Gökte muazzam güzellikte bir ay vardır ve öğrenciler samimi bir havada sohbet ederken, “Tonyukuk” diye adlandırdıkları bir tarih talebesinden, yazmakta olduğu romanı okumasını isterler ve işte o ânda “621 Yılında Bir Yaz Gecesi” başlığı ile “Bozkurtların Ölümü” başlar. __Bu romanı okuyan ve hele ilk gençlik çağında körpe bir heyecanla
Hüseyin Nihal Atsız