• Oğuz Atay yaşarken beklediği değeri çevresi ve okurları tarafından göremediğini bildiğim, anlaşılamayan, kitaplığımızda popüler kültürce Olric sayıklamalarından etkilenilerek alınmış Tutunamayanlar kitabıyla tanıdığım bir yazardı. Birçok okur gibi Tutunamayanlar kitabıyla başlayıp, yarıda bırakmış tekrar başlamış, tekrar bırakmış hüsrana uğrayanlardan biriydim. Ta ki üç gün öncesine kadar. İstanbul okur buluşması kapsamında seçilmiş olan Oyunlarla Yaşayanlar benim için ilklerin kitabı, ilk Oğuz Atay ve ilk tiyatro eseri kitabım.

    Tür olarak yabancı olduğum ve bilgimin izlemek dışında kısıtlı olduğu tiyatro, kitap olarak bana biraz uzak olsa da Oğuz Atay ‘ı tanımada güzel bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Bana göre; diğer kitaplarının ana teması insanların hayata tutunma çabalarını konu edinmek ve eserlerinin tamamında bir bütünlük var ise bu kitapla kendinizi çok yormadan Atay ‘ın dünyasına adım atabilirsiniz.

    Oyunlarla Yaşayanlar adıyla birebir bütünlük oluşturacak bir konuya sahip. Kitapta oyunlarla(tiyatro) yaşayan bir aileyi; en ufak bir diyaloğu piyese çeviren, tiyatro ile nefes aldığını hissedebilen emekli öğretmen Çoşkun Ermiş ‘in varoluş çabalarıyla kötü bir sona vardığı trajikomik dünyasını ele almakta.

    Kitap Çoşkun Ermiş ‘in evini betimleyerek başlıyor ve tüm anlatı hemen hemen bu evde geçiyor. Ara ara bu sahne karartılarak diğer mekanlara geçişler olsa da bu geçişlerin amacı da yine Çoşkun Ermiş ‘in ruh halini okura tam anlamıyla hissettirmek. Kitaba başladıktan birkaç sayfa sonra tüm karakterlerin analizini yapabilecek bilgiyi edinmenize rağmen Çoşkun karakteri için aynısını söylemek zor. Zaten kitabın oturtulduğu ana zeminde bu varoluş sancılarını, hayatı anlamlandırma çabasını, sorgulama ve hayata tutunma çırpınışlarını Çoşkun karakteri üzerinden okuyucuya yaşatmak. Bu yüzden kitap boyunca adeta deli mi bu adam diyebileceğiniz gerçek yaşam ile yazmakta olduğu tiyatro eseri arasında sıkışıp kalmış bir karakterin sizleri de bu oyuna dahil etmeye ve sorgulamaya sevk ettiğini görüyorsunuz. Çoşkun Ermiş ‘in ruhunun anlam bulduğu bu oyuna neredeyse tüm karakterler; Çoşkun ‘un oğlu Ümit, kaynanası Saadet Nine, arkadaşı Saffet, tiyatro eseri yazmasını destekleyen Emel ve tiyatro sahibi Servet de dahil olsa da neyin gerçek neyin oyun olduğunu anlayamayacak okuyucuyu oyundan uzaklaştıran biri var kitapta. Hayatın gerçek misyonunu üstlenmiş konuşmaları ve realitesiyle Çoşkun ‘un zoraki evlendiği karısı Cemile.

    ‘’-Oyun oyun. Biraz da gerçek oyunlarla ilgilensen iyi olur. Mesela benim para kazanmak, evi için sahneye koyduğum şu dikiş dikme oyunlarımla, Ümit ‘in her sınıfı iki yılda geçme oyununu düzeltsen biraz. Ya da paralarını içkiye yatırma oyununu adam etsen. Erken emekli olma oyununun bize neye mal olduğunu bir düşünsen… Ne dersin? ‘’

    Kitabın ana teması dışında; Oğuz Atay ‘ın yaşadığı dönemde kendisinin de içinde bulunduğu aydın kesimin, batıya dönük yaşam biçimini benimsemeye başladığı yıllarda yaşadıkları abartıları, avam bir şekilde yabancılaşmalarını, toplumun alt kesimlerine duymuş oldukları küçümseme ve aşağılanmaları, okumuş kesimin ben oldum havalarını ince ince ironi yaparak eleştirmekte olduğunu görüyorsunuz.

    ‘’-çizgi çizmesini bilmeyenler hemen meşhur oluyorlar. Sanatı öldürdüler! ‘’
    ‘’-Ey milletim dinle! (Durur. ) Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar…’’
    ‘’-Olsun. Önce film artisti olursunuz o zaman, sesiniz hemen güzelleşir. ‘’
    ‘’-Yabancı ülkelerden getirilen Bunalım Tanrılarının ülkemize bir oyunudur bu. Ülkede kötü günlerin habercisi rüzgarlar esiyordu. Aslında büyük dalgalanmaların başlangıcıydı bu. Ülkenin insanları daha insan olduklarını yeni anlıyorlardı. Millet olmanın heyecanından duydukları bir sarsıntıydı bu. Bu heyecanın içinde ithal malı bir bunalımın yeri yoktu. İşte ne yazık ülkenin aydınları, ülkenin göz bebekleri, binbir sıkıntıyla yetiştirilen, adam başına düşen yıllık gelirden oldukça yüksek pay alan okumuş takımı Ecnebi Bunalım Tanrısının büyüsüne kapıldı: Dünya Nimetlerinden usandığını haykırmaya başladı; dünya nimetlerini yaşamadan, onlardan usandığı kuruntusuna kapıldı. Meyhaneleri ithal malı bunalımlarla doldurdu. Daha biz doyasıya yaşmamıştık ki; büyük ve güzel şeylerin özlemini çekiyorduk henüz. Biz daha feraha çıkmamıştık ki, dünya nimetlerinden bıkalım, bunalımlar geçirelim…’’


    Bu kitabı; yaşadığı dönemde çevresine küskün, günlüğüne ‘’Benden haberleri bile yok’’ diye yazan Atay’ın kırgın ruhuyla sadece burjuva kesimi eleştirmek, iğnelemek amacıyla yazdığını iddia etmek diğer eserlerini ve Atay ‘ın edebi kimliğini bilmemek olur. Oğuz Atay ‘ın birkaç kitabını ya da sadece Tutunamayanları okuyan herkes yazarın amacının bu olmadığını Çoşkun Ermiş gibi gerçek hayatın ona sunmadığı huzuru, çoğu zaman ön plana çıkardığı çirkin yüzünü görmek istemeyip; aslında hobi olarak edinebileceği tiyatro eseri yazma uğraşını hayatının merkezine alarak fazlaca kendini kaptırması ve bu yanılsamada kötü bir sona varmasını, hayata tutunamayan bütün insanların bir örneği olarak ele aldığını anlayacaktır. Zaman zaman hemen her insanın içine düştüğü bu durum bazen konunun kitaplar, bazen spor, bazen iş, bazen aşk, bazen alışveriş vs gibi hayatta araç olacak birçok unsurun amaç olarak sahiplenilip hedef alındığı her hayatta görülebilir.


    Hayatın hep bir tek düzeliğe çoğu zaman kalıplara oturma çabasından alıkoyup renklendirmeye, değiştirmeye çalıştığımız dünyamızda Çoşkun Ermiş ‘in dediği gibi ‘’belki de insanlar aynı oyunları oynuyorlar, hayatlarını birbirine benzer oyunlarla geçiriyorlar. ‘’ Bu yüzden çoğu zaman düştüğümüz boşluklardan çıkma çabamız da kendimizi kandırıp inandığımız başka bir oyuna adım atışımızı getiriyor.
    ‘’-insanların hayatı zaten daha önceden yazılmış oyunlarla geçiyormuş. Belki biz yani siz demek istiyorum, bizim için yazılmış oyunları değiştirmek, yani kaderimizi değiştirmek yani oyunlarımıza anlam vermek için, onları yeni baştan kendimize göre yazmak için…’’

    Bir an Çoşkun Ermiş ‘cesine;
    Hayat bir oyunsa ve her büyük tiyatro oyuncusu gibi sahnede öleceksek; büyük meseleler yüzünden harcamış olalım hayatımızı, küçük meseleler yüzünden yıpranıp ölerek değil.
  • Daha önce hiç hazırlık aşamasında olan animasyon film belgeseli izledin mi?
    Bir çizgi film senaristi animatör çizer gibi..
    Karakterlerin çizilmesi hikayeye göre hareketlendirilmesi...
    Eksik olan nedir? Akıl ( sorgulama becerisi). İnsan ile kendi yarattığı karakteri düşün, kalem icin tahtanın varlığına ol emri ile onu var eden kişi'yi düşün.





    7'9''18
    Sc6. 3'3
    My life is goıng on
  • Eleanor pazartesi sabahı Park'ı durakta beklerken bulduğunda kıkırdamaya başladı.Tıpkı bir çizgi film karakteri gibi kıkırdıyordu...Yanakları kızaran,kulaklarından küçük kalpler fırlayan karakterler gibi.
  • Seriyi yeni bitirdim. Bitirmemle beraber karakterlerin etkisi devam ediyor ve uzun bir süre etkisinin kaybolacağını sanmıyorum.

    Uzun bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Karakterleri o kadar çok seviyorsunuz ki, artık onlar hayal urunu kalemle çizilmiş şekiller yerine aileniz gibi gördüğünüz, belkide en yakın arkadaşlarınız olarak nitelendirebildiğiniz dostlarınız olup çıkıyor.

    Ben bu serinin okunmasını çok istiyorum ;bu yuzden sıkıcı bilgiler yerine, seriye başlamanıza az-çok katkı sağlayabilecek konulara değinmek istiyorum.

    Öncelikle manga ve anime nedir ?

    Bu soru ''Kim 500 Milyar İster''de de çıkmış. Yarışmacı doğru cevap vermiş midir bilmiyorum ve bu konuyu karıştırmak da istemiyorum :D

    Manga bizdeki Çizgi Roman'ın, anime ise bizdeki Çizgi Film'in karşılığıdır. Mangalar anime çizim tekniği ile çizilerek, sağdan sola doğru okunur(buna çok dikkat edin). Her türden insana hitap edecek anime ve manga vardır. Günümüzde manga ve animeciler o kadar velet yerine konuluyor ki, tekrardan hatırlatma gereği duydum.

    Animeler genel olarak önceden yazılmış olan mangaların Çizgi film veya sinemaya uyarlanmış halidir. Manganın da etkisi ile beraber anime, çizgi film ile arasındaki farkı bariz bir şekilde belli ediyor. Normal bildiğiniz çizgi filmler gibi değildir. Karakterler daha cana yakındır, daha kafa dengidirler ve bunun yanı sıra belli bölümlerde argo sözler ve cinsellikte bulunabilir.

    Şimdi gelelim Bleach'e... Nedir bu seriyi bu kadar efsane yapan ? Açıkcası her şeyi... Hikaye ve karakterler o kadar güzel ki, hepsinden spoiler vermeden kısa kısa bahsetmek istiyorum izninizle... o ara isterseniz şuraya 1 2 tane Bleach müziği koyabilirim :D

    https://www.youtube.com/...S2zAYz4rVm0A3q2RC_kl

    https://www.youtube.com/...3q2RC_kl&index=1

    https://www.youtube.com/...3q2RC_kl&index=2

    (Linki atarken bende ister istemez dinlemeye başladım, bu gazla artık beni kimse tutamaz.)

    KARAKTERLER:

    Bulabileceğiniz kesinlikle en iyi karakter kadrosu. Yüzlerce karakter var ve nedense ''... çok gereksiz, niye hikayeye ekledin ki'' diyemedim... Karakterlerin hepsi mizah yönünden iyi, okurken bağıra bağıra kahkaha attıgım yer çok fazla (dışardan telefona bakıp gülen birisi olarak göründüğünüzde çok hoş olmuyor ben diyim) ve karakterlerin her birinin kendi belirleyici özellikleri var.

    Mesela İchigo: Arkadaşlarına çok bağlı, nerede olduklarının bir önemi yok, kurtarmak isterse neresi olursa olsun sorgusuz sualsiz gidiyor.

    Mesela Zaraki Kenpachi: Hayatımda gördüğüm en manyak karakterlerden. Savaşı en büyük yaşam tutkusu olarak görüyor.

    Mesela NEL: Bu karakteri anlatmak istemiyorum ya... Benim şimdiye kadar en sempati duydugum karakter oldu. Bayıldım. Devrim niteliğinde bir karakter... Nedeni çok basit aslında:

    https://www.youtube.com/watch?v=2RhF-FOCjbs

    https://www.youtube.com/watch?v=508Ex6qnkIU

    https://www.youtube.com/watch?v=dKm1EJbe2mU

    Sadece tatlılığı yetiyor...

    Bunun yanı sıra her karakterin biz özgeçmişi var. Sizin dükkan sahibi sandığınız adam ... çıkıyor yada bir kedi meğersem ... imiş. Alet edevatla uğraşan abimiz meğersem Soul Society'nin en büyük... pfff spoilersız gerçekten her şey çok zor.

    Hikaye:

    Merak etmeyin, spoiler vermiyorum.

    Hollow dediğimiz varlıklar dünyanın her bir yerinde insanları yiyerek kendilerini besliyorlar. İnsanları Hollow'lardan korumak için Shinigami isimli bir savaşçı grubumuz var.

    İchigo 17 yaşlarında, turuncu saçlı ve komik bir kardeşimizdir. Annesini çok küçük yaşta kaybetmiştir. Kendisi ana kuzusudur; bu yüzden annesini kaybettikten sonra o kadar ağır bir tramva geçirir ki, artık eskisi gibi her an gülen çocuk yerine daha ağırbaşlı bir çocuk olarak hayatına devam eder ( ağırbaşlı dediğime bakmayıni hala çok komik)

    İlk ciltte kendisinin nasıl Shinigami oldugu anlatılıyor. Her ciltte mutlaka yeni karakterler ekleniliyor ve mutlaka muazzam dövüş sahneleri oluyor; ancak kitaptaki asıl hikaye 7.ciltte başlıyor, ama ilk 6 ciltte çok guzeldir. Özellikle 2.ciltteki papağan sahnesi ve 3.cildin en sonu kesinlikle şaheser...

    Ben ne kadar anlatırsam anlatayım, bu seriyi okuduğum zamanlarda yaşadığım mutluluğu imkanı yok hissettiremem sizlere. Bu mutluluğu yaşamanız için sizin de okumanız lazım başka herhangi bir çare yok...

    Bleach'i okumak isterseniz:

    #30647863

    #31336279

    Kafanıza takılan, yardım almak istediğiniz bir yer olursa lütfen çekinmeden sorun :D

    Saygı ve Selametle...
  • Umutla yarına bakmak çok güzel, hatta mutluluktan uçup bulutlara konmak gibi ama bir gün gerçekle yüzleşen çizgi film karakteri gibi yerçekiminin varlığını öğrenip yere cakilmak istemiyorum.
  • İlk yıl hücremi İran'da entelektüel çevrelerce yazıları takip edilen idealist önemli bir gazeteciyle paylaştım. Hücremi onunla paylaştığım için müthiş gurur duyuyordum. Ama bu ünlü direnişçinin tuhaf bir saplantısı vardı: Her sabah televizyonda aynı çizgi filmi izliyordu. Çizgi filmde olağanüstü bir yan yoktu, sayısız yapımdan biriydi. Gazeteci her sabah sarsılmaz bir gayret ve dikkatle onu izliyordu. Bütün bölümleri takip ediyordu, dünyada hiçbir şey küçük kız Nuşabe'nin -çizgi filmin adı buydu- serüvenlerini kaçırmaktan onu alıkoyamazdı.
    Bir gün, daha fazla dayanamayarak, ona bu çizgi filmi neden her gün izlediğini sordum. Onun gibi tanınmış, idealist ve politik düşünceleri yüzünden hapsedilmiş bir gazetecinin bu aptal çizgi filmle ilgilenebilmesinin beni şaşırttığını, açıkçası endişelendirdiğini, çünkü bu saplantıyı bir tür gerileme olarak değerlendirdiğimi söyledim.
    Adam başını kaldırıp bakışlarını üzerime dikti. Gülümsedi.
    Yavaşça yanıtladı sorumu:
    -O aptal bir çizgi film değil ve benim de gerilediğim yok, merak etme. Nuşabe karakterini görüyor musun? O çizgi filmde konuşan küçük şişe var ya, işte o benin eşimin sesi.
    -Eşinin sesi mi?
    -Eşim seslendirme sanatçısı. Bu karakteri seslendiriyor, ben de her sabah onun sesini dinliyorum.

    Hücreme dönüp küçük defterime unutmamak için ''Nuşabe'yi yazdım.
  • Esprili felsefe ya da felsefespri... Yani kısaca hem düşünecek hem de gülecek konular arıyor ve zamanınızı sağlıklı geçirmek istiyorsanız işte bu.

    Düşünsenize Platon'u duymayan çok azdır, ancak Ornitorenk'i duyan da o ölçüde azdır sanırım.

    Ornitorenk yumurtlama yoluyla çoğalıyor ancak yavrularını sütle besliyor. Gagalı ve ördeği andırıyor, usta bir yüzücü. Erkekleri zehirli dikenlere sahip fotoğraflarına bakınca çizgi film karakteri gibi, bir çok özelliği var.
    Felsefe de öyle değil mi. Başta çoğunluk bir şeye benzetemiyor, aman "çok hesaplı ince iş" deyip kaçanlar ya da "offff bu da ne yaa" deyip cephe gerisine sürülüyor. Yalnız ne olursa olsun, herkes için bir takım soruların oluşmasına ya da içten içe ya da uzaktan izlenmesine de engel olunamıyor...

    Kitapta, metafizik kavramı ve Aristoteles ile başlayıp, Sokrates'e doğru yol alıyoruz. Spinoza'yla sevinci keşfedip, Kant ile farklılığın farkına varmamız konu ediliyor. Etik, kuşku, din felsefesi, varoluşçuluk, görelilik vb. konular, her bölüm başında kahramanlarımız Tasso ve Dimitri'nin naif diyalogları ve esprileri ile taçlandırılarak başlayıp, hem düşündürücü hem de keyif verici bir şekilde akıp gidiyor.

    Adam Tanrı'ya seslenir. ''Tanrım,'' der, ""bir soru sorabilir miyim?''
    ''Tamam'' der Tanrı. ''Sor bakalım.''
    ''Tanrı'm, senin için bir milyon yıl bir saniyedir diyorlar doğru mudur?"
    "Evet, doğru"
    "Peki, bir milyon dolar senin için nedir?"
    "Benim için bir milyon dolar, bir penidir evlâdım"
    "A, iyi" der adam. "O zaman bana bir peni verebilir misin?"
    "Tabii," der Tanrı. "Bekle bir saniye..."


    Ve tabi ki sorular, sorular sorular... Keyfe keyif katıyor...