Dünya edebiyatı, insanın evrendeki konumunu sorgulayan pek çok metne ev sahipliği yapmıştır; ancak hiçbiri insan ruhunun o tekinsiz, karanlık dehlizlerini Hamlet kadar çıplak bir cesaretle deşememiştir. Bir intikam trajedisi gibi görünen bu anlatı, aslında ilk sayfasından itibaren bizi etten ve kemikten sıyırarak bilincin, şüphenin ve eylemsizliğin o boğucu krallığına davet eder.
Gecenin karanlığında, surların üzerinde beliren o tekinsiz gölge —babasının hayaleti— sadece geçmişin bir haykırışı değil, kahramanın zihninde uyanacak olan o devasa ahlaki krizin ilk kıvılcımdır. Dünya, Hamlet için bir anda "zıvanasından çıkmış bir zaman" dilimine dönüşür. Trajedi tam olarak burada başlar: Dünyanın çürümüşlüğünü gören, her şeyi anlayan ama anladıkça eyleme geçme yetisini kaybeden modern insanın trajedisidir bu.
"Olmak ya da olmamak" sorusu, sahnede dile getirilen popüler bir tiraddan çok daha fazlasıdır. Bu, bir yaşam-ölüm muhasebesi değil, "Bu kirli düzene ortak olarak var olmaya devam mı etmeli, yoksa bu varoluşu bütünüyle reddederek yokluğun huzuruna mı sığınmalı?" ikilemidir. Hamlet, düşüncenin ağırlığı altında ezilen bir karakterdir. O, düşündükçe felç olan, eylemin kendisini bir tür kirlenme olarak gören saf bilincin simgesidir. Deliliği bir maske olarak yüzüne geçirirken, aslında etrafındaki tüm o "akıllı" saray eşrafının riyakarlığını, maskelerini ve ahlaki çöküşünü açık eder.
Oyundaki diğer karakterler de bu varoluşsal tiyatronun kaçınılmaz dekorlarıdır. Ophelia, ataerkil bir dünyanın ve entrikaların arasında ezilen, kırılganlığı sadece delilikle ve suyun derinliklerinde son bulabilen o saf trajediyi temsil eder. Claudius, iktidar hırsıyla vicdan azabı arasında sıkışmış insanın çaresizliğidir. Gertrude ise sessizliğiyle suça ortak olan, insanın hayatta kalma