Doğalı üç saat kırk sekiz dakika olmuştu ve aralıklı olarak ağlıyordu, bundan önce geldiği yerde haykırılması gereken, sessizlikle ağırlaşan gerçekler vardı. Dünyaya geldiği için öfkeli bir çift siyah göz, annesinin şefkatli kollarını bile reddeder, kafasını çevirirdi. İlk adımlarını öncesinde neredeyse hiç emeklemeyerek attı; kendi başına, eline ne gelirse, yüksekte ne görürse uzanmaya çalışarak. Her gün ağlardı annesi, ‘’neden beni sevmiyor güzel bebeğim?’’ diye kocasının göğsünde, başını okşardı sevgili eşi, bir elinde telefon, göz ucuyla başka bedenlerden mesajlar beklerken. Lüle lüle saçları beline kadar uzamıştı altı yaşına geldiğinde, en sevdiği oyuncak legolardı ve hep tek başına oynardı. Yapan da yıkan da o olmak ister, kimseyi kendi işine karıştırmazdı. Zorunluluktan dudaklarını aralar, belli belirsiz geçiştirirdi etrafındaki çocukları; bu sefer öğretmenleri başlardı aramaya, adımını attığı her yerde en fazla birkaç ay kalabilirdi. Bu böyle devam etti genç yaşlarına gelene kadar, kalabalıklara karışıp, arkalarda saklanarak; yolda olmaya inanarak, çıkmaz sokaklardan kaçınarak. Yanında taşıdığı küçük bez çantada gittiği yerlerden ufak anı parçaları biriktirirdi, dinlediği şarkıların belli bir döneme ait olması gerektiğine özen gösterirdi; bir nevi zamanda yolculuk yapar, kitaplarında farklı gerçekliklerle tanışırdı. Çok fazla arkadaşı vardı, bir kısmı dünyadan göçmüş yazarların rutubet kokan sayfalarında, fazlacası da beyninin içinde yaşardı. Yıllar geçti, bedenen gelişmiş çocukların takım elbiseler ve deri çantalarla oyunlar oynadığı ‘’yetişkinler dünyasına’’ adımını attığında tercih ettiği sükunet sırtına yük, görünmezliği benliğine hakaret olmaya başladı. Zamanında orada burada karaladığı hikayeleri, üstüne biraz daha ekleyip birleştirerek, günlerini hayatta