İkide bir içimi kaplayan o dayanılmaz karanlığı anlatmak için sıkıntı sözü doğrusu çok zayıf kalır. İnsanı birdenbire sarıverir o karanlık; onu, yaşanan çağın niteliği açığa vurur. Az önce her şey yüzünüze, siz de her şeye gülerken, birdenbire ruhunuzun derinliklerinde sisli bir buğu yükselir; hayatla arzuların arasına girer; insanı dünyadan ayıran bir perde olur.
Yeryüzünün sıcaklığı, sevgisi, rengi, uyumu artık soyut bir yansıtıcı üzerinden kırılmış olarak gelir; hiç heyecan duymadığınızı fark edersiniz.
İçinizi örten bu perdeyi yırtmak için harcanan çaba, insanı bütün kötülüklere, başkalarını ya da kendinizi öldürmeye, çılgınlığa kadar sürükleyebilir.
Felç hali peşimi bırakmıyor. Beynim durmuş gibi; yeniden ayağa kalkabilmem için önce yokluğun, sonsuz korkunun dibine vurmam gerekiyormuş gibi. En kötü huylarım korkum ve yıkıcı mantığım.
Zenginliğin içinde olmayı isterken kendimi değersiz buluyorum. Ödlek, yetersiz, çaresiz. Sanki zihnim "onar" düğmesine basılmış ve o düğmede sıkışmış, takılıp kalmış. Ve ben yavaş yavaş işlerimi yoluna koymak zorundayım...