"Dedikoduyu dünyadaki her şeyden, hatta sofra zevklerinden bile daha çok severdi ve zararsız bir nezaketle başkalarının işleri hakkında saatlerce gevezelik ederdi."
Devrimin kırkbeşinci yılında kimi şeylerin çözümlenememiş olmasına üzüldüm. Ancak beni daha çok üzen şey, Mekke’ye gidip hacı olurken, şeytan taşlarken birbirlerini öldürüp oradan çok şehit vererek dönmelerine rağmen, Mekke hacılarında herhangi bir düş kırıklığı, en ufak bir elem duygusu olmaması.
Aynı gökyüzü altında nefes alıp vermekteyiz. Doğumla yola koyulup ölümle vedalaşmaktayız. Aynı güneş ay ve yıldızlarla yaşıyoruz. Velhasıl hepimiz aynı dünyanın çocuklarıyız.
Elbette her dönem iyi ve kötüler olacaktır bu yeryüzü vadisinde. Lakin Kürdü, Türkü, Lazı, Çerkezi, Gürcüsü, Arabıyla... birlikte yaşamak zorundayız. Çünkü biz ortak bir kaderin evlatlarıyız. Bizi birbirimize bağlayan bağ; ortak geçmişimiz ve akide birliğimizdir. Bugün dünden daha çok birbirimize muhtacız.
"Paris'in kendisi büyük bir sinema salonu gibi. Şehir içinde ortak yaşam ortamları yaratılan bir şehir. Bütün sanat faaliyetleri de bu ortaklık içinde yeşerir. Yeryüzünün bu anlamda tek kentidir.
Sartre'ı Cafe Flour'da otururken görebilirdiniz, Bachet'i Fastaf Lokantası'nda yemek yerken görebilirdiniz, Giacometti'yi Kupor'dan çıkarken görebilirdiniz... Onlar da insanların içindeydiler. Öğrencilik yıllarımda buna tanık oldum. Felsefe okuyordum ben. Romancılar kafelerde yazarlar romanlarını. Paris bu anlamda çok canlı bir şehir."