İlkokul çocuğuna anket ödevi ve biraz da sistemin gerçekleri
Bugün bizimkiler dışarıya dağılırken ilkokula giden kuzenim kapıyı çalmış "Merhaba, benim ödevim var. Anket yapmam lazım, bir şeyler yapacağım. O yüzden buradan -listeyi gösteriyor- en sevdiğin yemeği seçer misin?" dedi. Listeye bakarken "Nasıl bir şey yapacaksın, yoksa seçtiğimi mii?" deyip onunla uğraşırken "Öyle değil, sadece çoğunluğu bulmak için." dediğinde güldüm. "Hmm, şimdi burada patates var kızartma mı yoksa haşlama mı ya da sarma etli mi yoksa zeytinyağlı mı?" diye biraz sıkıştırıp tepkisine bakarken "Kızartma da haşlama da patates, onların da ikisi sarma. O yüzden isteğine göre seçebilirsin." deyip rolümü çalarken "Ben tost diyorum. İçinde malzemesini bilmediğim için önüme ne geleceği belli değil ama neredeyse her çeşidini severim." deyip birlikte gülerken "Seçim yaparsan açık ve net olsun tamam mı, değilse seçme. Ben sen sordun diye seçtim birini. Yoksa o kadar yüzeyde kalmış bir şeyi seçmem." deyip ona tatlı bir bakış atarken "Haklısın, onlar öğrencilere öğretecek kadar bile bilmiyor. Nasıl kitap çıkarıyorlarsa?" demişti. Her çocuk gibi o da ödev yapmaktan fırsat bulunca yakınıp bir şekilde laf sokacak. Çünkü arada benle takılıyor: Önüne eğitim diye konulanı da sorgulayacak. Artısını ve eksisini ölçecek. Nasıl bir sistem içinde olduğunu anlayacak vs. Onlar ilkokul için yüzeyde tutup alıştırma yapıyor ama kim her çocuğun aklının gittiği sınıfa uygun olduğunun garantisini verebilir? Ve sana getirdiğine tabi ki bir şeyler katıp sonraki seviyelere hazırlamalısın. Armut piş ağzıma düş yok: O armut hangi toprakta yetişmişti, şekli nasıldı, rengi nasıldı, tadı, dokusu, kokusu, sana gelene kadar hangi yollardan geçti, nasıl gübrelendi, nasıl ilaçlandı vs. "Doğru" ona, algı olarak değil, gerçek ve değişmez olarak işlenmeli ki kuzu kürkü giymiş kurtlara kanmasın:
Duygu ve Düşünce
BİR "BEN" BENDEN İÇERİ... KİM O?
(...) Bir kişiyiz ama aynı zamanda iki kişiyiz. Hayatımız boyunca en çok kendimizle konuşuyoruz. Kendimiz dediğimiz kişi biz isek, neden meramımızı iç sözlere dökmemiz gerekiyor. Düşüncelerimiz ve duygularımız neden zaman zaman bize sadece onlara muhatap oluyormuşuz gibi geliyor? Sık sık ya da durduk yerde, sebepli ya da sebepsizce içimizde peydahlanan şeylerden nasıl oluyor da içimizden daha sonra haberimiz oluyor? Neden böyle geliyor bize? Bizimle konuşan kim? Düşüncelerimizi çekip çeviren, duygularımızı eksilten ya da taşıran kim? Deli miyiz biz, sessiz ve sözsüz bir lisanla kiminle konuşup duruyoruz sürekli? Ve nasıl oluyor da bize cevap veriyor o iç ses? Kimin sesi o? Bizim mi? İyi ama bizimle konuşuyor! Kendi kendimize mi konuşuyoruz yâni? Öyleyse eğer kendimizin konuştuğu diğer "kendi" de kim? Muhasebemizi yapan kim? Kendimize küstüğümüzde küsen kim, dargın olduğumuz kim? Kendimizi birilerine ya da kendimize karşı savunmaya geçtiğimizde bize argüman yetiştiren kim? Tatlı olduğunu umduğumuz yalanlara tevessül ettiğimizde bize inanmayan, içimizden bize parmak sallayan kim? Görmezden geleceğiniz ayrıntıları yakalayan, getirip içinizin gergefine nakşeden kim? Biz daralttıkça sınırları zorlayıp hayatımızı genişleten kim? Bazen kendi kendimize gülümsediğimizde bize o espriyi yapan kim? Bizi hiç kimse bize yetecek kadar sevmediğinde halimize acıyan kim? İçimizden elini uzatıp usulca başımızı okşayan kim? Kimse sormadığında sessizce halimizi hatırımızı soran kim? Kiminle beraber yaşıyoruz biz, başkalarıyla mı en çok, yoksa kendimizle mi? Aynaya bakan kim? Aynadan bize bakan kim?.. -Gökhan Özcan, "İçimizden Bize Bakan Kim?", yenisafak.com, 17 Temmuz 2023-
gökhanözcanyazıları
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Günün hangi saatinden başlasam bilemiyorum bugün. Aslında epey yorucu koşturmacalı bir gündü. Hüznü bir köşeye bırakmayı seçiyorum bugün. Kalbim huzurla dolu bugün. Onca yoğunluğun arasında bi anda kapıdan içeri girince dünyanın tüm yükünü aldı omuzlarımdan. Sorarım şimdi sana; Bir insan nasıl oluyor da bi insanla bu denli saatler içinde bambaşka duyguları hisseder ki? Dakikalar öncesinde pes etmeye hazırlanırken gelişiyle nasıl oluyorda yaşamak için her seferinde başka bir sebep bulup orda onunla o anda kapabilmek için daha çok nefes almaya çalışır? Benim kalbim sende atıyor. Benim ruhum seninle hayat buluyor bugün bir kez daha anladım. Neşem seninle, Gülüşüm seninle, Hayattan keyif alışlarım seninle, Ruhumun hissettiği yaş tam da o çiçekler açtığım yaşlara bürünüyor. Bak ne diycem hadi normalde bu çaylak aşıklar var ya hani şu karnımızın içinde kelebeklerin uçuştuğunu söyleyenler. İşte senle o çaylak aşıklar gibiyim. Öyle gelip geçiyor gibi değil. Olduğunu hissettiğim an, Seni yaşamaya başladığım an karnımda kelebekler uçuşuyor ve şımarık bir kadına dönüşüyorum. Kızma. Ben sen varken ne yaşarsak yaşayalım o an dünyalar da yıkılsa mutsuzluk nedir unutuyorum. Aklımda ne kırgınlıklarım kalıyor ne kavgalarımız ne de sorunlarımı hatırlıyorum. Şöyle karşılıklı güldüğümüz anlar var ya hani işte o anlarda seni cebime koyasım geliyor be adam. Bitmesin istiyorum, Hiç bitmesin hiç sensiz kalmayayım istiyorum. Sen bana kendimi sevdirdin. Ve ben seni severken kendimi sevmeyi öğrendim. Çirkin olmaz insan sen tarafından sevilirken. Unutmaz kalbindeki merhameti. Yedi cihan bir araya gelse ruhuna kötülük değdirmez.
Hepimiz Gökyüzü Olmak İstedik Üzerine Konuşalım...
Selamlar umarım iyisinizdir. Sıhatiniz ve Keyifleriniz yerindedir. Bu gün çok uzun zamandır Hayruş ✮⋆˙ ile yapmak istediğim ama benim yüzümden uzun bir süre ertelenen bir soru-cevap, kitap üzerine sohbet etkinliğini sizlerle paylaşmak istiyorum. Sohbetimiz başlıkta da olduğu gibi HGOİ serisi: Lordlar ve Varisler Krallar ve Soytarıları Ejderha ve Yıldız Deliler ve Cellatlar Efsaneler ve Lanetler üzerine olacaktır. (Bu arada isim yazmak uzun süreceği için hesaplarımızın baş harfleriyle devam edeceğim) Ve sohbet seri hakkında SPOİLER İÇERECEKTİR HEM DE BOLCA... ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ M: Tamamdır şimdi o zaman ilk sorumla başlayayım bu seride en çok hoşuna giden şey nedir? H: Hmm... Nova diyeceğim. Çok güzel yazılan bir karakter. Baştan sona gelişimini okurken kendi kızımı yetiştiriyorum gibi hissettim. M: Benim için seriyi iyi yapan temelde 4 şey var: birincisi özgün bir konu ya da işleyiş, ikincisi beni ne kadar eğlendirdiği, bana ne kadar duygularını geçirebildiği, kitap sonunda bana ne kadar çok şey kazandırdığı. Şimdi ilk madde belki pek olmaz ancak hgoi diğer tüm isteklerimi karşılıyor, senin dediğin gibi karakter gelişimi konusunda hakikaten çok başarılı. H: Evet katılıyorum N.G. Kabal'ın kalemini seviyorum yazdığı ufacık bir cümlede bile derin anlamlar var. H: Sence serinin sonu yeterli miydi bir şeyi değiştirmek istesen neyi değiştirirdin 🙃
Duygu ve Düşünce
Dünyayı uçsuz bucaksız, insanlardan oluşan dalgalı ve hırçın bir deniz olarak gören o yaşlı Bogotalı balıkçının kadim fısıltısını, bir deniz kabuğunu kulağıma dayar gibi zihnimde taşırım hep. Her birimizin, bu zifiri karanlık evrende kendi benzersiz ışığıyla parıldayan birer ateşçikten ibaret olduğunu söylerdi. Kimi sessizce, kendi içine doğru yanarmış içten içe; kiminin alevi öyle zayıfmış ki, esen ilk rüzgarda, hayatın ilk sillesinde savrulup gidermiş. Ama bazı insanlar varmış ki, çılgın birer yangın gibi yanar, yanına yaklaşan herkesi ve her şeyi hiç düşünmeden tutuştururmuş. İşte aşkın, o deli fişek ateşlerin hırçın dalgalar arasında birbirine dokunma, birbirinin alevinden beslenme ve fısıldama biçimi olduğuna inanırım. Ben sadece bu muazzam parıltıyı kıyıdan izleyen ve kayda geçiren bir anlatıcıyım. Okullarda bize zorla ezberletilen, kütüphaneleri dolduran o kalın ve kurşun gibi ağır resmi tarih kitaplarında aşka hiç rastlamayız. Sayfaları çevirdikçe karşımıza hep fetihler, kanla çizilen yapay sınırlar, muzaffer zafer çığlıkları ve göğsü madalyalarla kaplı generallerin kibirli adları çıkar. Sistem, yalnızca gücü, mülkiyeti ve yıkımı kaydetmeyi sever. Oysa yeryüzünün gerçek, kutsal ve gizli haritası o mağrur saraylarda ya da meclis salonlarında değil; gece yarısı kuytu bir sokak lambasının altında, soğuktan titreyen iki insanın birbirine sadece sarılmasıyla, sessizce yeniden çizilir. Ben işte bu haritalanmamış anların, tarihin gözden kaçırdığı o en büyük mucizelerin zamansız şahidiyim. Yıllar önce, Güney Amerika’nın haritalarda bile yer almayan, unutulmuş bir dağ köyünde yaşlı bir yerli kadının toprağı yoğuran çatlak ellerine bakmıştım. Bana dönüp, heybemde ömür boyu taşıyacağım şu cümleyi hediye etmişti: "Savaşlar toprakları parça parça böler oğlum, aşk ise
İnsan bazen durup soruyor kendine: "Gözünün nuru olduğun o Peygamber, senin o mübarek boynunu öpmedi mi Hüseyin? Seni göğsünde büyütmedi mi? Nasıl kıydılar sana o sıcak kumların üzerinde?" ​Bu sorunun cevabı yoktur. Tıpkı bizim hayatta canımızı en çok yakan, uykularımızı bölen o gidişlerin, o yarım kalmışlıkların bir cevabı olmadığı gibi. İnsan kalbine anlatamıyor işte o yokluğu. Ama Muharrem’de, o matemin gölgesinde anlıyorsun ki; Hüseyin Efendimiz de o çölde bir başına, upuzun bir yokluğa ve susuzluğa uğurlanmıştı. Bizim içimizde yanan o küçük ateşler, O’nun çölü yakan o büyük yangınının sadece birer kıvılcımıymış meğer. ​Sonra bir anne sessizce yakıyor ocağın altını. Kazan kaynamaya başlıyor. ​Gözyaşlarıyla yıkanmış o buğday taneleri kazana düşerken, içinden hep O’nun adı geçiyor: Medet ya Hüseyin... Aşurenin içine düşen her bir nar tanesi, O’nun o çölde dökülen mübarek kanının damlaları gibi parlıyor tabağın içinde. Biz o kazanı sadece bir tatlı olsun diye kaynatmıyoruz; biz o kazanda Hüseyin’in acısını, O’nun o asil yalnızlığını kendi dertlerimizle harmanlıyoruz. Kendi kırıklarımızı, O’nun o büyük kırılmışlığına ortak ediyoruz ki kalbimiz biraz olsun teselli bulsun.